Geçtiğimiz günlerde Yunus Emre’nin adını taşıyan bir program için Eskişehir yolundaydık. Ankara’dan Yüksek Hızlı Tren’le yola çıkmıştık.
Sabahın sakinliğinde tren bozkırın içinden hızla ilerlerken pencereden dışarı bakıyor, bir yandan da zihnimde yüzyıllar öncesinden bugüne ulaşan dizeler dolaşıyordu.
Eskişehir’de Afyonkarahisar’dan ve Eskişehir’den yazarlar, şairler vardı. AFYAŞAD Derneği çatısı altında Afyon’dan gelen dostlarımızla birlikteydik.
Her birimizin cebinde başka bir hikâye, dilinde başka bir şiir vardı ama hepimizi aynı isim buluşturuyordu:
Yunus Emre.
Bir insanın adı, üzerinden yedi yüz yıl geçtikten sonra hâlâ insanları aynı masa etrafında toplayabilir miydi?
Topluyordu işte.
Üstelik Yunus’un elinde ne bir makam vardı ne de bugün insanları bir araya getiren imkânlar. Ne televizyonu vardı ne telefonu… Ne sosyal medyası ne de kendisini anlatacak başka bir aracı…
O, bir kitabın sayfaları arasında kalmadı. İnsanların gönlünde yer etti.
Belki de sırrı tam burada saklıydı.
Yunus, insanlara yukarıdan bakarak konuşmadı. Onlara ders vermeye kalkmadı. İnsan olmanın bütün hâllerini kendi yüreğinden geçirerek söyledi sözünü. Sevdi, özledi, aradı, yanıldı, pişman oldu, gönül verdi. Bütün bunları öyle sade bir dille söyledi ki aradan yüzyıllar geçmesine rağmen onu okurken kendimizi yabancı hissetmedik.
Çünkü Yunus’un anlattığı insan değişmedi.
Bugün de seviyoruz.
Bugün de kırılıyoruz.
Bugün de bir sözün peşinden günlerce düşünüyor, bir başka sözün yarasını yıllarca taşıyoruz.
Bugün de bazen bir gönül almayı, bir gönül kırmaktan daha zor hâle getiriyoruz.
Yunus’un,
“Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil”
sözünü düşündüğümde insanın içi ister istemez duruluyor.
Ne kadar sade…
Ne kadar ağır…
Bir gönül kırmanın yalnızca o an söylenmiş bir sözden ibaret olmadığını anlatıyor. İnsan bazen söylediği sözü unutur ama karşısındaki o sözü yıllarca taşıyabilir.
Bugün iletişim araçlarımız çoğaldı ama birbirimizi gerçekten dinliyor muyuz?
Birbirimize ulaşmak hiç olmadığı kadar kolay. Birkaç saniyede mesaj gönderebiliyor, dünyanın öbür ucundaki insanla konuşabiliyoruz. Fakat nedense gönülden gönüle ulaşmak bazen çok daha zor.
Belki de Yunus’un bugün bize söyleyeceği ilk şeylerden biri şu olurdu:
Önce birbirinizi dinleyin.
Çünkü onun dünyasında insan, yalnızca görünen bedenden ibaret değildi. Her insanın içinde dokunulmayı bekleyen bir gönül vardı.
Yunus’un dili bu yüzden eskimedi.
O, kelimeleri süslemek için değil, insanın içindeki kapıyı açmak için kullandı.
Bazen tek bir dize söyledi, insan yıllarca o dizeyi düşündü.
Bazen bir kelimenin içine koca bir dünya sığdırdı.
“Gönül” dedi mesela.
Biz o kelimeyi bugün de kullanıyoruz. Ama acaba gönül vermekle, gönül almakla, gönül kırmamakla gönül kelimesinin taşıdığı yükün ne kadar farkındayız?
Yunus’un şiirlerini okurken insanın kendi içine dönmesi biraz da bundan.
Başkasını anlatıyor gibi görünürken insan kendisini buluyor.
Ben Yunus’un en çok bu tarafını seviyorum.
Haykırmıyor. Fısıldıyor.
Ama bazı fısıltılar vardır; yüksek seslerden daha uzağa gider.
Yunus’un sesi de öyle.
Yüzyılların içinden geçip bugün hâlâ kulağımıza geliyor.
Eskişehir’in adında bile geçmişe uzanan bir hikâye saklı. Antik çağdaki Dorylaion’un eski yerleşim izlerinden bugünkü şehre uzanan bu tarih, bize geçmişin bugünün içinde yaşamaya devam ettiğini hatırlatıyor. Belki de bu yüzden Yunus Emre’yi Eskişehir’de anmak daha anlamlı. Çünkü Yunus da yüzyılların içinden bugüne ulaşan bir ses. Şehir eski, ama Yunus’un sözü hâlâ yeni; zaman geçmiş, fakat onun gönül dili hâlâ bizimle konuşuyor.
Eskişehir’e vardığımızda Yunus’un yalnızca tarihî bir şahsiyet olmadığını bir kez daha gördüm.
Şehrin sokaklarında, okullarında, yollarında ve duvarlarında onun adına rastlamak mümkündü. Bir yerde adı, başka bir yerde yüzü, bir başka yerde sözü karşınıza çıkıyordu.
Sanki Eskişehir, Yunus Emre’yi geçmişte bırakmamış; onu bugünün hayatının içine de taşımıştı.
İnsan ister istemez soruyor:
Yunus nerede yaşadı?
Bu sorunun cevabını yalnızca bir şehirde, bir türbede ya da bir mezarda aramak mümkün değil.
Yunus Emre’ye ait olduğu söylenen farklı mezar ve makamların Anadolu’nun çeşitli yerlerinde bulunması da bunun göstergesi. Eskişehir’den Karaman’a, Kırşehir’den Afyonkarahisar’a kadar farklı şehirlerde Yunus’a ilişkin rivayetlerle karşılaşıyoruz.
Afyonkarahisar’da da Yunus Emre adına anlatılan farklı rivayetler var.
Fakat Eskişehir’e gittiğimde başka bir şeyi gördüm:
Eskişehir, Yunus Emre’yi yalnızca bir mezarla değil, şehrin hafızasıyla sahiplenmiş.
Yunus, Anadolu’nun ortak gönül değerlerinden biri olmuş.
Bir şehrin sınırlarına sığmamış. Bir mezarın taşına sığmamış. Bir dönemin içine hapsolmamış.
Onu yaşatan asıl şey, söylediği sözler olmuş. Hem de bizim anlayabileceğimiz öz Türkçe sözler.
Biz de Eskişehir’de onu şiirlerle andık.
Şiirler okundu, Yunus söylendi. Şairler kendi dizeleriyle Yunus’un izine dokundular. Bir süre sonra fark ettim ki yalnızca biz Yunus’u anmıyorduk.
Şehir de bizi Yunus’a götürüyordu. Bir isimle… Bir dizeyle… Bir duvar yazısıyla…
İnsan ister istemez Yunus’un o unutulmaz çağrısını yeniden hatırlıyor:
“Gelin tanış olalım,
İşi kolay kılalım…”
Ne kadar sade, ne kadar güçlü ve ne kadar bugüne ait bir söz.
Birbirimizi dinlemeden konuştuğumuz, anlamadan yargıladığımız, bazen birkaç kelimeyle gönül kırdığımız günümüzde Yunus’un yüzyıllar öncesinden yükselen sesi hâlâ aynı sıcaklıkla duyuluyor.
Gelin tanış olalım. Birbirimizi anlayalım. Birbirimize biraz daha tahammül edelim.
Gönül kırmak yerine gönül yapmayı deneyelim.
Yunus’un büyüklüğü belki de burada.
Çok büyük meseleleri çok sade sözlerle anlatıyor. Süslü cümlelerin arkasına saklanmadan, insanın yanına oturup konuşur gibi… Doğrudan gönle seslenerek…
Bu yüzden aradan yüzyıllar geçmesine rağmen Yunus bize yabancı gelmiyor.
Çünkü insan değişse de insanın temel meseleleri değişmiyor.
Sevgi…
Merhamet…
Kibir…
Yalnızlık…
Arayış…
Dostluk…
Gönül…
Yunus’un şiirlerinde bunların hepsi var.
Belki de bugün Yunus Emre’ye her zamankinden daha fazla ihtiyaç duymamızın nedeni de bu.
Hayatımız hızlandı ama birbirimizi anlamamız kolaylaşmadı. İletişim araçlarımız çoğaldı ama gönülden gönüle ulaşmanın yolu hâlâ aynı kaldı.
Bir insanı dinlemek…
Onu anlamaya çalışmak…
Kırdıysak gönlünü almak…
Haklı çıkmaktan önce gönül kazanmayı düşünmek…
Yunus’u anlamak biraz da bunları yapabilmek demek.
Yunus’u anmak güzel. Şiirlerini okumak güzel. Adını yaşatmak güzel. Ama insanın aklına bir soru geliyor:
Yunus’u anmakla Yunus’u anlamak aynı şey mi?
Bence değil. Yunus’u anmak kolay.
Onun şiirlerini okumak, adına programlar düzenlemek, kitaplar yayımlamak, okullara ve caddelere adını vermek mümkün.
Asıl zor olan, Yunus’un söylediği bir sözü hayatımızın bir yerine koyabilmek.
Bir gönül kırılacakken susabilmek…
Bir insanın kusurunu yüzüne vurmak yerine onu anlamaya çalışabilmek…
Haklı olduğumuz hâlde incitmemeyi seçebilmek…
Bazen bir özrü beklemeden gönül almak…
Belki de Yunus’un asıl mirası budur.
Dizelerinden çok, insana bıraktığı ölçü.
Eskişehir’den ayrılırken aklımda Yunus’un mezarından çok sözü kaldı.
Yunus’u ararken asıl bakmamız gereken yerin bir mezar değil, insanın gönlü olduğunu düşündüm.
Bir gönül yaptığımız yerde Yunus var.
Bir gönlü kırmaktan vazgeçtiğimiz yerde Yunus var.
Bir insana sırf insan olduğu için değer verdiğimiz yerde Yunus var.
Farklılıklarımızı bir kenara bırakıp birbirimize “Gelin tanış olalım” diyebildiğimiz yerde Yunus hâlâ bizimle.
Belki de Yunus’un yüzyıllar sonra hâlâ aramızda olmasının en güzel tarafı bu.
Onun sözleri etrafında yeni dostlukların kurulması, yeni şiirlerin söylenmesi ve gönüllerin birbirine yaklaşması…
Ankara’ya doğru dönerken tren yine bozkırın içinden geçiyordu. Sabah giderken pencereden baktığım manzara şimdi akşamın renklerine bürünmüştü.
Yunus’un sözleri de zihnimde dolaşmaya devam ediyordu.
Düşündüm:
İnsan dünyaya çok şey bırakabilir.
Bir ev…
Bir kitap…
Bir isim…
Bir makam…
Bir servet…
Ama en zor ve en güzel miras, insanın başka insanların gönlünde bıraktığı iyiliktir.
Yunus’un bize bıraktığı da belki tam olarak budur.
Bir gönül dili.
Bir sevgi dili.
Bir insanlık dili. O dil hâlâ konuşuluyor.
Yeter ki biraz sessiz olalım.
Çünkü Yunus haykırmıyor.
Fısıldıyor.
Ama yüzyıllardır o fısıltıyı duyanların sayısı hiç azalmıyor.
Biz Eskişehir’e Yunus’u şiirlerle anmaya gittik.
Gönlümüzde Yunus, yüreğimizde yeni dostluklarla döndük.
Belki de Yunus’u yaşatmanın en güzel yolu, onun sözlerini yalnızca söylemek değil; biraz da yaşamaktır.
Next
