Haziran ayının üçüncü pazarı… Babalar Günü. Kimi babasının elini öpecek bugün. Kimi uzak şehirlerden bir telefon açacak. Kimi birlikte içilecek bir bardak çayın, aynı sofrada paylaşılacak birkaç saatin mutluluğunu yaşayacak. Kimi de eski fotoğrafların arasında dolaşarak yıllar öncesine gidecek.

Ben o son gruptayım.

Babamı çok erken kaybettim. Bu yüzden ona hiçbir zaman bir Babalar Günü hediyesi veremedim. Bir kart yazamadım. Kapısını çalıp “Babalar Günün kutlu olsun” diyemedim. Belki de bu yüzden Babalar Günü benim için hiçbir zaman yalnızca takvimde bir gün olmadı. Her yıl geldiğinde içimde biraz özlem, biraz hüzün ve biraz da geç kalmış bir teşekkür duygusu uyandırdı.

İnsan yaş aldıkça bazı kelimelerin anlamı da büyüyor.

Türk Dil Kurumu “baba” kelimesini birkaç sözcükle açıklıyor: “Çocuğu olan erkek, peder.”
Ne kadar kısa bir tanım…

Oysa bazı kelimeler sözlüklerin içine sığmaz. Baba da onlardan biridir. Çünkü baba yalnızca bir aile bireyi değildir; bir güven duygusudur, bir sığınaktır, bir omuzdur. Çoğu zaman varlığı fark edilmeyen ama yokluğu ömür boyu hissedilen bir güçtür.

Hayat boyunca anneler daha görünür olur. Sevinçlerimizi çoğu zaman annelerimizle paylaşırız. Üzüldüğümüzde onlara sarılırız. Özel günlerde duygularımızı daha kolay ifade ederiz. Babalar ise biraz geride durur. Onların sevgisi daha sessizdir. Belki de bu yüzden daha az konuşulur.

Ama hayatın dönüm noktalarına baktığımızda birçok anının arkasında bir babanın emeğini görürüz. Okula giderken üzerimize geçirilen montta… Harçlık diye avucumuza bırakılan birkaç lirada… Gece yarılarına kadar süren mesailerinde… Biz fark etmeyelim diye gizlediği yorgunluğunda…

Babalar sevgilerini çoğu zaman sözle değil, davranışla gösterir. “Seni seviyorum” demezler belki ama ihtiyaçlarımızı karşılarlar. Yorulduklarını söylemezler ama çalışmaya devam ederler. Kendi isteklerinden vazgeçip çocuklarının hayallerini büyütmeye çalışırlar.

Bu yüzden babaların sevgisini çoğu zaman yaşarken değil, yıllar sonra anlarız. Çocukken onları hep güçlü sanırız. Her şeyi bildiklerini, her sorunu çözebileceklerini düşünürüz.

Hatta çocuk aklımızla onların gücünü birbirimizle yarıştırırız: “Benim babam senin babanı döver!” derdik. O günlerde bu cümle bir gurur ifadesiydi. Çünkü babamızın yenileceğini düşünmezdik. Bizim gözümüzde o, dünyanın en güçlü insanıydı.

Oysa yıllar sonra anlarız ki gerçek güç kavga kazanmak değildir. Gerçek güç; evladının yüzü gülsün diye kendi sıkıntısını içine atabilmek, yorgunluğunu belli etmeden yürüyebilmek, ailesi için her gün yeniden ayağa kalkabilmektir. Babaların gücü kollarında değil, yüreklerindedir.

Bir gün fark ederiz ki onlar da korkmuş, onlar da üzülmüş, onlar da yorulmuştur. Ama bize göstermemişlerdir. Güçlü oldukları için değil, güçlü olmak zorunda oldukları için ayakta durmuşlardır.

Belki de insan babasını en iyi, onun yaşına yaklaşınca anlar. Çocuklukta sıradan sandığımız birçok davranış, yıllar sonra birer fedakârlık hikâyesine dönüşür.

Kış sabahlarında erkenden evden çıkan bir baba… Bayram öncesi çocuklarına yeni kıyafet alabilmek için hesap yapan bir baba… Kendi ihtiyaçlarını erteleyip evladının eğitimine öncelik veren bir baba… Evin yükünü sessizce omuzlayan bir baba…

Bunların her biri aslında bir sevgi dilidir.

Babalar Günü’nün ortaya çıkış hikâyesi de bu sessiz sevginin bir hatırlanışıdır. 1900’lü yılların başında Amerika’da Sonora Smart Dodd adlı bir kadın, Anneler Günü kutlamalarını görür ve kendi babasını düşünür. Annesini kaybettikten sonra altı çocuğunu tek başına büyüten babasının emeğinin de unutulmaması gerektiğine inanır.

Bir evladın kalbinde başlayan teşekkür duygusu, zamanla bütün dünyaya yayılan bir güne dönüşür. Çünkü Babalar Günü’nün özünde bir hediye değil, bir minnet vardır.

Her insanın hayatında bir baba izi kalır. Kimi o izi yanında taşır, kimi hatıralarında yaşatır.

Benim için Babalar Günü biraz da eksik kalan cümlelerin günüdür. Söylenememiş sözlerin, gecikmiş teşekkürlerin, paylaşılmamış anıların günü…

Ama zamanla şunu öğreniyor insan: Sevgi sadece yan yana yaşanmaz. Yoklukta da yaşamaya devam eder. Bazen bir dua olur, bazen eski bir fotoğrafın kenarında bekler, bazen de hiç beklenmedik bir anda hatıraların içinden çıkar gelir.

Bugün babası hayatta olanlar için sıradan bir gün gibi görünebilir. Oysa değildir. Bir gün gelecek, telefondaki o isim duracak ama aradığınızda ses gelmeyecektir. Aile fotoğraflarında bir sandalye boş kalacaktır. Ve insan, en çok söyleyemediği sözlerin ağırlığını hissedecektir.

Bu yüzden bugün babanız hayattaysa onu arayın. Hâlini hatırını sorun. Yanındaysanız elini tutun. Uzaklardaysanız sesini duyun. Belki de yıllardır söylemediğiniz o iki kelimeyi söyleyin: “Seni seviyorum baba.”

Çünkü bazı vedaların günü yoktur. İnsan en çok, söyleyemediği sözlerin yükünü taşır.

Babalar gider… Önce sesleri uzaklaşır, sonra ellerinin sıcaklığı çekilir. Ama geride bıraktıkları boşluk büyür. Ve insan anlar ki yıllarca sırtını bir dağa yaslamıştır.

Dağ yerinde dururken fark edilmez. Ama çekildiğinde, başın üzerindeki gökyüzü daha geniş ama daha yalnız görünür.

Bugün bir babanın elini tutabiliyorsanız tutun. Çünkü yarın, tüm yollar açık olsa bile bazı kapılar bir daha açılmaz.

Hayatımızın sessiz kahramanlarına…
Varlıklarıyla yolumuzu aydınlatan, yokluklarıyla bile bize güç vermeye devam eden babalarımıza…

Saygıyla, sevgiyle ve özlemle…