Benim hikâyem de böyle bir hatırlamayla başladı. İlk kütüphane ile tanışmam ilkokul birinci sınıfta oldu. Okumayı söker sökmez, kırmızı kurdelelerimizi takınır takınmaz, öğretmenimiz bizi bir gün okul gezisiyle kütüphaneye götürdü. O günün heyecanını hâlâ içimde taşırım. Marulcu Mahallesi’ndeki evimizden, Yeşil Cami’nin oralardan yürüyerek gittiğimizi hatırlıyorum. Küçük adımlarımızla büyük bir kapıya varmıştık sanki.

Benim için o gün bir başlangıçtı. Kitaplarla tanışmak sadece okumayı öğrenmek değildi; başka dünyaların kapısını aralamaktı. Renkli, resimli masal kitapları o zamanlar bana bir çocuğun anlayabileceği en saf hayali sunuyordu.

Afyonkarahisar’ın ilk kütüphanesi miydi bilmiyorum. Ama benim ilk kütüphanemdi. İnsan bazen bir şehri değil, bir hatırayı “ilk” kabul eder.

Bu hatıra, yıllar sonra Konya’ya gittiğimizde yeni bir alışkanlığa dönüştü. Evimize uzak sayılabilecek bir halk kütüphanesini keşfettiğimde, diğer çocuklar gibi sokakta oynamak yerine kitapların arasına karışmayı seçtim. Çocuklara ayrılmış o küçük salon benim için koca bir dünyaydı. Ailem beni aradığında çoğu zaman orada bulurdu. Çünkü o sessizlikte insanı kendine çağıran bir derinlik vardı…

Aslında bu, sadece bir çocukluk tercihi değildi; zamanla bir arayışa dönüştü. Kitapların içinde kalmak, dünyayı biraz daha yavaş ve derin anlamanın yoluydu.

Bugün geldiğimiz noktada Kütüphaneler Haftası bana göre yalnızca bir kutlama değil; insanın hafızasına yapılan bir yolculuktur. Bu yıl Afyonkarahisar’da düzenlenen programlar da bunu yeniden hatırlattı.

Biliyorum, okumayı pek sevmeyen bir toplumuz. Bunun için de bahanelerimiz hazırdır. “Okumak istiyorum ama kitaplar çok pahalı.” Oysa kitap alıp okuyamayanlar için her şehirde, ilçede, kasaba ve köylerde bile kütüphaneler var. Bunu hatırlatmak için de Kütüphaneler Haftası vardır. Yani okuyamama gibi bir bahane üretemeyiz. Yeter ki okumak isteyelim.

Afyonkarahisar’da 62. Kütüphaneler Haftası kapsamında düzenlenen törende, Dr. Naci Aktaş en çok kitap okuyan okurları ödüllendirerek, kitapla kurulan bağın toplumun geleceği için ne kadar kıymetli olduğunu bir kez daha hatırlattı.

Gedik Ahmet Paşa İl Halk Kütüphanesi’nde yapılan törende kitapla büyüyen, yazıyla yoğrulan insanlar ödüllendirildi. AFYAŞAD’ın düzenlediği bu anlamlı etkinlikte kültüre emek verenlere “Üstün Hizmet Belgesi”, genç yazarlara ise “Başarı Belgesi” verildi.

AFYAŞAD Başkanı Muharrem Günay’ın da vurguladığı gibi, bilgi ve kültür sadece bireysel bir birikim değil; aynı zamanda medeniyetin temel taşıdır. Tarih boyunca devlet adamlarının yanında yer alan âlimler, şairler ve düşünürler bu gerçeğin canlı şahididir.

Ama kütüphanelerin hikâyesi yalnızca kurulanlarla değil, kaybedilenlerle de yazılmıştır. İskenderiye Kütüphanesi, insanlığın en büyük bilgi merkezlerinden biri olarak hafızalarda yer alır. Ancak zaman, savaşlar ve ihmal o büyük birikimin önemli bir kısmını bizden alıp götürmüştür.

İşte bu yüzden kütüphaneler sadece kitapların değil, insanlığın hafızasının da adıdır. Bir kitap yandığında yalnız kâğıt değil, bir çağ da eksilir.

Yurdumuzda bugün Cumhurbaşkanlığı Millet Kütüphanesi gibi büyük bilgi merkezleri, dünyada ise Library of Congress gibi köklü kütüphaneler insanlığın hafızasını taşımaya devam ediyor. Ama mesele hiçbir zaman sadece büyüklük olmadı; asıl mesele insanın bilgiyle kurduğu bağı ve onu hatırlama gücünü koruyabilmesidir. Çünkü bilgi, ancak hatırlandığı sürece yaşamaya devam eder.

Kütüphane yalnızca rafların sıralandığı bir yer değil, insan aklının zamanla yaptığı yolculuğun adıdır.

Bir zamanlar İskenderiye Kütüphanesi nasıl insanlığın ortak hafızasıysa, bugün de her kütüphane aynı soruyu fısıldar: “Hatırlıyor musun?”

Belki de bütün çağların ortak gerçeği şudur: Bilgi büyüdükçe insan küçülmez, derinleşir.

Bütün bu yolculuğun sonunda şunu daha net görüyorum:
Kütüphaneler insanı sadece bilgilendirmez; onu yavaşlatır, derinleştirir, kendine yaklaştırır.

En sade hakikat şudur: Bir şehir kitapla konuşursa büyür, bir insan kitapla susarsa olgunlaşır.