Günler ne çabuk geçiyor değil mi? Göz açıp kapayıncaya kadar bitti on beş tatil ve ikinci dönem kapımızda. Okulların bahçesi tekrar dolmaya başladı; öğrenciler sıralarına oturuyor, öğretmenler ders planlarını elden geçiriyor. Dinlendiler mi dersiniz? Belki biraz… Ama bazı veliler için tatil, “dinlenme süreci” değil adeta “dayanıklılık kampıydı.” On beş günün sonunda sabır konusunda yüksek lisans yapılmış olabilir.
Kısa tatillerin ardından gelen telaş, yerini yeni umutlara ve “bir daha Lego’ya basmamaya yemin ettim” kararlılığına bırakıyor.
Anne sevinçli, babanın masraflar belini bükecek yine kaygılı… Evler artık sessiz… Yok, aslında hayır! Sadece bizim sesimiz, oyuncakların dağınıklığı ve arada bir süpürge var. Tatilde evler küçük birer okul oldu. Ama öğretmen yoktu, zil yoktu, sadece sabır vardı.
Anne ve baba da gizli öğretmen rolündeydi: Sabah “Kahvaltı hazır!” Beş dakika sonra “Kitaplarını aç!” On dakika sonra “Oyuncakları topladın mı?” Biz buna “pedagojik kaos” diyorduk, onlar buna “çocuk eğitimi.” Kahvaltı sofrası adeta bir sanat galerisi gibiydi: tereyağı yere yayılmış, süt bardağın yarısından taşmış, bir çocuk hâlâ pijamayla oyun kuruyor.
Ev, tatilde bir yandan oyun alanı, bir yandan mini sınav salonu gibiydi. Kimileri sabahın erken saatlerinde uyanıp kahvaltıyı birlikte yaptı, kimileri oyunlar, boyamalar, tablet başında geçirdi. Evde iki ya da daha fazla çocuk varsa, ses hiç eksik olmadı: kahkahalar, tartışmalar, “ben de yapmak istiyorum!” nidaları…
Anne-babalar ise bazen kahve molalarında nefes aldı, bazen ise onlara yetişmeye çalıştı. Parklar, bisiklet turları, film akşamları ve mutfakta yardım eden küçük eller… Tatil boyunca ev, hem koca bir oyun alanı hem de sabır testinden geçen bir tiyatro sahnesi gibiydi. Oyuncak parçaları ise evin her köşesine gizlenmiş tuzaklar gibi sabrı sınadı. Evde mayın temizleme timi gibi yürüdük. Her sabah ayak tabanlarımıza saplanan o renkli mayınlar adeta hatırlatıyordu: “Geçen yıl öğrendiniz, ama ben hâlâ buradayım!”
Oyun ve ders arasında geçişler de cabası: bir yandan boyama, diğer yandan online matematik dersi… Çocuğun kafası karışmış, kahvemiz soğumuş, sabrımız sınanmıştı. Ama bu karmaşa, tatilin değerini daha da artırdı.
Ve tabii, okul müdürümüzün tatil öncesi velilere yazdığı mektup… Ah, o mektup!
“Sayın velilerimiz, tatil boyunca çocuklarınıza okul ortamı oluşturun. Ayakkabı izlerini duvara çıkarabilsinler, dolaplara isimlerini kazıyabilsinler, odaların ışıklarını açık bırakabilsinler, yedikleri içtikleri her şeyin kabuklarını gelişigüzel atsınlar, evdeki cihazlara zarar verebilsinler, yüksek sesle garip sesler çıkarabilsinler… Ve sakın kızmayın! Yoksa çocuğunuzun psikolojisi bozulur, ama plastik tuzaklardan kaçışınız kalmaz!”
Veliler, tatil boyunca mektupta yazanların evde nasıl yaşandığını bizzat gördü. “Durun, susun!” diyemeden geçen günler, kahkahalar, enerjik çığlıklar, oyuncak ordusu ve minik sanat eserleriyle dolup taştı. Veliler kahve elimde oyuncak toplama maratonunda koşu bandında gibi hissetti, çocuklar ise duvarlara kazıdığı isimlerle “sanat yapıyorum” diyordu. Şimdi anladınız mı sevgili anneler ve babalar… Müdürün ne demek istediğini; okulun ve öğretmenin neler çektiğini!
Eskiden bana 15 günlük tatil ne kadar uzun gelirdi… Tatil olur olmaz hemen memlekete koşardım; 15 gün uzun bir süre gibi gelirdi. Bu geçen sürede öğretmen olarak çocukları özlerdim. 15 gün sonra sınıfa girdiğimde öğrenciler, bahçede koşturmuş, hayvanlarıyla haşır neşir olmuş, kışın ayazında esmerleşmiş yüzleri ve çatlamış elleriyle tatil enerjisiyle dolu görünürlerdi. Bizim zamanımızda çocuklar sokakta koşturur, ağaçlara tırmanır, taşlarla minik kaleler yapardı; kar yağdığında kardan adam yapar, kar topu oynar, karın tadını çıkarırlardı. Ama şimdi? Bugünkü tatilde öğrenciler sokakta oynamıyor; doğayla baş başa kalma, bahçede koşturma, hayvanlarla haşır neşir olma gibi eski alışkanlıklar neredeyse unutulmuş… Tatilin enerjisi artık daha dijital ve sessizce geçiyor. Kar topu yerine kar filtresi var. Nereden nereye… o günleri birden hatırladım.
Ara tatilde ebeveynlerin çoğu çalışıyor, ama kısa sürelerine rağmen çocuklarla kaliteli zaman yaratmak mümkün: birlikte sohbet etmek, küçük projeler yapmak, ekran karşısında olmayan etkinliklerle yeni deneyimler sunmak… Biz bunu ne kadar yapabildik? Niyet vardı, ama günlük gerçeklik bizi sınadı.
Tatil bize şunu öğretti: özgürlük güzel… özgüven değerli… Ama sınırsızlık, sabah ayağa batan o keskin köşeli sürprizler kadar yorucu. Üzerine minik kaşiflerin “anne bak, ne yaptım!” çığlıkları eklenince tam bir sabır sınavı başlıyor.
Annelerin dört gözle beklediği, sabırlarının taştığı tatil bitti işte. On beş gün çabuk geçer diye kendinde teselli arayan anneler, uzun kış gecelerinin bitmeyen saatlerini, gündüzlerinin kapanıp kaldığı hırçın duygularının esiri oldular. Bir ailenin aranan özlemi, sıcaklığı ve sevgisi harman olup savruldu gitti neredeyse.
Ama bir gerçeği de tatilde daha net gördük: Çocukların sadece defterlerini değil, ruh hâllerini de takip etmek gerekiyor…. İştahı azalan, içine kapanan, okula gitmek istemeyen çocuk “naz yapmıyor”; aslında bir şey anlatmaya çalışıyor. Çocuğun en güvenli limanı hâlâ ailesi.
Bir de tehlikeler var; sessizce yaklaşan, boşluklardan sızan… Akran zorbalığı, kötü alışkanlıklar ve fark edilmeyen küçük sorunlar… O yüzden yasaklardan önce bağ kurmak gerekiyor. Sorgudan önce sohbet, ceza vermeden önce anlamaya çalışma. Çocuk eve geldiğinde odasına değil, yanımıza oturuyorsa; arkadaşını bizden saklamıyorsa, başına geleni anlatabiliyorsa… işte o zaman en güçlü koruma kalkanı çoktan kurulmuş demektir.
Tabii bir de ekran meselesi var. Telefon ve tablet artık sadece bir araç değil; bazen sığınak, bazen kaçış yolu. Ekran uzadıkça sohbet kısalıyor, göz teması azalıyor. Yalnız kalan çocuk, ekranda gördüğünü hayat sanabiliyor. Mesele telefonu tamamen yasaklamak değil. Mesele, çocuğun ekrana mı kaçtığını yoksa hayatla mı bağ kurduğunu fark edebilmek. Bizi dinleyen bir çocuk, ekranın sesini zaten biraz kısıyor.
Tatil dönüşü, okul günü rutinini kademeli olarak yeniden oluşturmak oldukça önemlidir. Uyuma ve uyanma saatlerini okul programına uyacak şekilde ayarlayarak hazırlıklara başlanmalıdır. Tutarlı bir rutin, çocukların yeni okul yılına sorunsuz bir şekilde geçiş yapmasına yardımcı olur.
Sabahları uyanmak, Lego parçalarına basmadan kahvaltıya yetişmek, çantayı hazırlamak, beslenmeyi hazırlamak… İşte tatil sonrası maratonun küçük ama kritik aşamaları. Sabahları koşu bandı gibi: bir yandan çorba taşmasın, bir yandan çanta eksik olmasın, bir yandan çocuğun saçları taransın!
Okullar açılmadan önce, çocuğunuzun sessiz ve dikkat dağıtıcı unsurlardan uzak bir çalışma alanı olduğundan emin olun. Defter, kalem, bilgisayar gibi gerekli malzemelerle donatılmış bu alan, odaklanmayı ve derslerde üretkenliği artırır. Çocuğunuzla bir önceki yılın akademik performansını gözden geçirin, desteklenmesi gereken alanları belirleyin ve birlikte bir çalışma planı oluşturun.
Öğrenciler, ebeveynler ve öğretmenler gerekli hazırlıkları yapıp uyum içinde çalışarak başarıya ulaşmalılar. Tüm paydaşlar iş birliği yaptığında, bu yıl her öğrenci için bir başarı hikayesine dönüşebilir.
İşte geldiğimiz nokta: yeniden okul zamanı! Bugün öğrenciler kavuşsun okuluna, öğretmenlerine… Eğitime, iyiliğe, güzelliğe, geleceğe, umuda… Bugün yeniden başlama ve birlikte büyüme günü olsun.
Okulun ilk gününde gönderde dalgalanan bayrağa bakmak da bir derstir aslında. Çünkü bayrak, yalnızca bir sembol değil; ortak hafızamızın, fedakârlıklarla yazılmış tarihimizin sessiz anlatıcısıdır. Rengiyle bedel ödenmiş bir geçmişi, ay ve yıldızıyla bağımsızlık iradesini hatırlatır. Çocuklarımız her sabah başı dik, vakur bir duruşla bayrağımızı selamlarken; sadece bir ritüeli değil, ait olduğu milletin değerlerini de sahiplenir. Saygıyla duran bir çocuk, vatanına, emeğe ve geleceğine sahip çıkmayı öğrenir.
Aileler çocuklarını sevgiyle, şefkatle, merhametle öpe koklaya uğurlasın. Çünkü bazen en güçlü destek, çantaya konan defter değil; sabah kapıdan çıkarken verilen güvenli bakıştır. Lego parçalarına basmamak, kahve molasını kesmemek ve telefon sesini kısmak bazen mucizeler yaratır, hem de sessizce!
Okul sadece dersin değil, hayatın da provasıdır; ama asıl marifet özgürken saygılı kalabilmektir. Tatilde öğrenilen sabır, evde geçirilen kaotik saatler, paylaşılan kahkahalar ve ufak tefek kaoslar, bugün sınıflara ve sıralara taşınıyor. Her küçük çocuğun merakı, her sorusu, her “anne bak, ne yaptım!” nidaları aslında yeni başarıların habercisi…
Haydi bakalım., ziller sizin için çalıyor. Artık hep birlikte diyelim:
İyi dersler çocuklar! İyi dersler öğretmenim!
Bir yandan öğrenelim, bir yandan gülümseyelim; çünkü en iyi dersler hem kalbe hem de akla dokunandır. Ve unutmayalım, bu sıralarda büyüyen her çocuk; yarın bu ülkenin umudu, emeği ve vicdanı olacaktır. İyi dersler…