Anne Babamız Yaşlanınca…

Sevgi mi, sorumluluk mu; yoksa ikisinin arasında bir hayat imtihanı mı?

Eskilerden beri büyükler, ellerini semaya açıp şöyle dua ederlerdi:

"Yâ Rabbi, zeval verme gözüm ile dizime; muhtaç etme oğlum ile kızıma."

Bu duayı çocukluğumuzda defalarca duyduk. Belki o yıllarda üzerinde fazla durmadık. Oysa yaş aldıkça anlıyoruz ki bu birkaç cümle, ömrün en derin hakikatlerinden birini anlatıyor.

İnsan yaşlanmaktan değil, sevdiklerine yük olmaktan korkuyor.

Bu dua, evladını sevmeyen anne babaların değil; ömrü boyunca kendi işini kendi görebilmeyi, kimseye muhtaç olmadan yaşayabilmeyi dileyen insanların duasıdır.

Son günlerde birkaç okurum bu konuda yazmamı istedi. Kimi annesine bakmanın yorgunluğunu anlatıyordu. Kimi kardeşleriyle yaşadığı kırgınlıkları… Kimi ise "Elimden geleni yapıyorum ama yine de kendimi eksik hissediyorum." diyordu.

Farklı hayatlar, farklı aileler… Ama hepsinin ortak sorusu aynıydı:

"Anne babamız yaşlandığında bize düşen nedir?"

Bu sorunun tek bir cevabı yoktur. Çünkü her ailenin hikâyesi birbirinden farklıdır.

Bir zamanlar aynı çatının altında üç kuşak birlikte yaşardı. Büyükler evin yükü değil, bereketiydi. Torunlar onların dizinin dibinde büyür, sofralar onların duasıyla kurulurdu. Yaşlılık, hayatın dışına itilmek değil; hayatın tam ortasında saygıyla yer almak demekti.

Bugün ise hayat değişti.

Çocuklar eğitim için, iş için, ekmek parası için başka şehirlere gidiyor. Kadınlar ve erkekler hayatın geçim mücadelesi içinde daha yoğun bir tempoda yaşamaya çalışıyor. Evler küçüldü, şehirler büyüdü, mesafeler uzadı. Aynı sevgiyi taşıyan insanlar bile bazen aynı imkânlara sahip olamıyor.

Bu yüzden geçmişi özlerken bugünü de anlamaya çalışmalıyız.

"Eskiden evlatlar anne babasına bakardı, şimdi kimse bakmıyor." demek kolaydır; ama hayatın gerçekleri çoğu zaman bu kadar basit değildir.

İnsanın anne babasıyla kurduğu bağ, çocuklukta filizlenir. Sevgi gören çocuk sevgiyi tanır. Şefkat gören çocuk şefkat göstermeyi öğrenir. Kendini değerli hisseden bir evlat, yıllar sonra anne babasının elini tuttuğunda bunu yalnızca bir görev olarak değil, gönlünün çağrısı olarak da hisseder.

Ne var ki aile içindeki bağlar her zaman aynı sıcaklıkta örülmez. Hiçbir anne baba çocukları arasında ayrım yapmak istemez. Ama bazen farkına varmadan söylenen bir söz, gösterilen küçük bir ayrıcalık ya da yıllarca süren farklı tutumlar, kardeşlerin yüreğinde iz bırakabilir.

"Sen büyüksün, idare et." "Kardeşin daha hassas." "Kız evlat anasının yanında olur." "Oğlan evin direğidir."

Bu cümleler bazen iyi niyetle söylense de çocukların hafızasında farklı izler bırakabilir.

Yıllar sonra anne baba yaşlandığında, çocuklukta açılan o küçük kırgınlıklar yeniden hatırlanabilir. Ama insanı yalnızca çocukluğu belirlemez.

Çocukluğunda eksik sevgi gören nice insan vardır ki yaşlanan anne babasının elini yine sevgiyle tutar. Bunun karşısında, her istediği yapılmış ama vefayı öğrenememiş insanlar da vardır.

Demek ki vefa yalnızca geçmişte bize verilenlerle değil; vicdanımızla, merhametimizle ve nasıl bir insan olmayı seçtiğimizle ilgilidir.

Bir başka gerçek daha var:

Yaşlılık yalnızca anne babayı değil, kardeşleri de sınar. "Kız evlat nasılsa bakar." "Oğlan para versin yeter." "Bekâr olan ilgilensin." "Evde olanın vakti vardır."

Toplumda sıkça duyduğumuz bu sözler, çoğu zaman bakım yükünü adil paylaşmak yerine tek bir evladın omuzlarına bırakabilir.

Oysa bakım; yalnızca yemek yapmak, ilaç vermek ya da hastaneye götürmek değildir. Bakım; uykusuz geceleri, ertelenen planları, bitmeyen kaygıları ve sessiz fedakârlıkları da içine alır.

Kardeşler arasında adalet kaybolduğunda kırgınlıklar büyür. Oysa anne babaya gösterilen vefa, kardeşler arasındaki dayanışmayla daha anlamlı hâle gelir.

Öte yandan her evlat, ne kadar isterse istesin, anne babasının bütün ihtiyaçlarını tek başına karşılayamayabilir.

Ağır hastalıklar, bunama, felç ya da sürekli tıbbi bakım gerektiren durumlar profesyonel desteği gerekli kılabilir.

İşte tam da bu noktada bakıcılar ve bakım merkezleri gündeme gelir.

Bazen bu tercih, dışarıdan bakanlar tarafından hemen "vefasızlık" olarak değerlendirilir. Oysa her ailenin yaşadığı şartlar farklıdır.

Kimi evlat başka şehirde yaşar, kimi çalışmak zorundadır, kimi kendi sağlık sorunlarıyla mücadele etmektedir.

Önemli olan anne babayı bir kuruma bırakıp hayatımızdan çıkarmak değildir. Nerede olursa olsun, onu hâlâ hayatımızın içinde hissettirebilmektir.

Çünkü… Bakım satın alınabilir; ama ilgi satın alınamaz. Bir bakıcı ilacı zamanında verebilir. Yemeğini hazırlayabilir. Doktor kontrolüne götürebilir. Ama:

"Anne, bugün seni merak ettim." diyen bir evlat sesinin yerini hiçbir hizmet dolduramaz.

Bazen yaşlı bir insanın en büyük ihtiyacı yeni bir ilaç değildir. Kapısının çalınmasıdır. Telefonunun çalmasıdır. Sofrada kendisine yer açılmasıdır. Hatırlanmasıdır. Dinlenmesidir.

Bir zamanlar yürümeyi bize öğreten eller, gün gelir bizim kolumuza tutunarak yürür. Dün bizi koruyan insanlar, bugün bizim desteğimize ihtiyaç duyar. Hayat, rolleri sessizce değiştirir.

Bir dostum anlatmıştı.

Annesi yıllardır köyde yaşıyordu. Çocukları da "Biraz değişiklik olur, dinlenir." düşüncesiyle onu yaz tatiline götürmeye karar vermişler.

Deniz kenarında güzel bir otel ayarlamışlar. Masmavi deniz, tertemiz hava, her şey dâhil bir tatil...

Herkes annenin çok mutlu olacağını sanıyormuş. Ama kadıncağızın yüzü bir türlü gülmüyormuş. Sabah balkona çıkıyor, uzaklara dalıp gidiyormuş. Yemek masasında sessizleşiyor, denize bakarken bile iç çekiyormuş.

Oğlu dayanamayıp sormuş: "Anne, bir isteğin mi var? Seni mutlu edemedik galiba." Yaşlı kadın mahcup bir gülümsemeyle cevap vermiş:

"Yok oğlum... Sizden Allah razı olsun. Ama benim aklım köyde kaldı. Acaba ineğim su içti mi? Dana ahırda çok bağırıyor mudur? Bahçedeki domatesleri kim suluyor? Tavuklar yumurtladı mı?"

O an çocukları bir gerçeği anlamış. İnsan yaşlandıkça gittiği yerlere değil, bıraktığı hayatına bağlanıyormuş.

Mutluluk bazen denizin mavisinde değil, her sabah selam verdiği komşusunda; bahçesindeki gül fidanında, ahırındaki ineğinde, yıllardır baktığı kedisinde saklı olabiliyormuş.

Biz, anne babamızı mutlu etmek isterken bazen kendi mutluluk anlayışımızı onlara dayatıyoruz. Oysa yaşlı bir insanın ihtiyacı her zaman yeni yerler görmek değildir.

Kendini ait hissettiği yerde, sevdikleriyle birlikte huzur içinde yaşayabilmektir.

Belki de vefa, onları bizim istediğimiz hayata taşımak değil; onların alıştığı hayatı mümkün olduğunca koruyabilmektir.

Annemin son günlerinde, onu her görüşümde içimde aynı şaşkınlığı yaşardım. Sanki annem hiç yaşlanmayacakmış gibi gelirdi bana.

Onu hep güçlü, hep dirayetli, her zorluğun üstesinden gelebilen bir kadın olarak tanımıştım.

Oysa bir gün yüzüne uzun uzun baktığımda, ilk kez annemin değil, zamanın yaşlandığını hissettim.

Çünkü benim çocukluğumun kahramanı olan o güçlü kadın artık yürürken desteğe ihtiyaç duyuyor, sesi eskisi kadar gür çıkmıyordu.

İşte o an anladım ki yaşlanan sadece anne babalarımız değil; onlarla birlikte hatıralarımız, alışkanlıklarımız ve çocukluğumuz da yavaş yavaş yaş alıyormuş.

Belki de vefa tam burada başlar. Vefa; aynı evde yaşamak değildir. Vefa; vakit ayırabilmektir.

Bir telefon açıp "Nasılsın?" diyebilmektir. Birlikte sohbet edebilmektir. Sessizce elini tutabilmektir.

Çünkü bazı yalnızlıklar kalabalıkların içinde yaşanır. Bazı mutluluklar ise sevilen bir insanın elini tutarken hissedilir.

Hayatın en acı tarafı şudur:

Anne babamız hep bizimle kalacakmış gibi yaşarız.

"Yarın uğrarım."

"Haftaya ararım."

"İşim biraz hafiflesin."

derken günler ay olur, aylar yıl olur.

Sonra bir gün telefon artık çalmaz.

Kapı bir daha açılmaz.

Ve insanın içinde ömür boyu susmayan tek bir cümle kalır:

"Keşke biraz daha vakit ayırsaydım."

Anne babamız yaşlandığında bize düşen yalnızca ihtiyaçlarını karşılamak değildir.

Onlara, ömürlerinin son deminde de sevildiklerini, değer gördüklerini ve ailelerinin vazgeçilmez bir parçası olduklarını hissettirebilmektir.

Çünkü insan, hayat yolculuğunun başında anne babasının sevgisine; sonunda ise evladının vefasına ihtiyaç duyar.

Bugün aramaya üşendiğimiz anne ya da babamızın telefonu, bir gün sonsuza kadar susabilir.

Çünkü bazı vedalar için insan hiçbir zaman hazır olamaz.

O gün "Keşke..." dememek için, bugün vakit varken sevdiklerimize vakit ayıralım.