Bayramlar beklendiği kadar uzun sürmüyor.
Günlerce beklenen, hazırlıkları haftalar öncesinden başlayan o günler, sanki avuçlarımızın arasından su gibi akıp gidiyor. Daha dün kavuşmanın heyecanıyla açılan kapılar, bugün vedalara hazırlanıyor. Otogarlar kalabalıklaşıyor, araçlar doluyor, valizler kapanıyor.
Sonunda her zaman olduğu gibi, gidenlerin ardından bir şehir kalıyor.
Aslında her bayram dönüşü biraz hüzün taşır içinde. Çünkü insanlar yalnızca yaşadıkları şehirlere dönmezler; geride bıraktıkları memleketlerden ayrılırlar. Birkaç günlüğüne döndükleri çocukluklarına, anılarına, sevdiklerine yeniden veda ederler. Ben öyle olurum.
İnsan, doğduğu yeri seçemez. Çoğu zaman ondan ayrılıp ayrılmamayı da...
Hayat bazen sessizce önünüze bir yol koyar. Eğitim der, iş der, ekmek der, geçim der... Siz farkına varmadan yürümeye başlarsınız. Bir gün dönüp baktığınızda ise yalnızca bir şehirden değil, bir hayattan uzaklaştığınızı anlarsınız.
Memleketten ayrılmak, sadece kilometrelerle ölçülen bir uzaklık değildir.
Bir insanın iç düzeninin yer değiştirmesidir.
Çocukluğunu bıraktığı sokaklardan, alıştığı seslerden, tanıdığı yüzlerden kopmasıdır. Bayram sabahları kapısını çalacağı insanların azalmasıdır. Her dönüşte biraz daha yabancılaşmak, her gidişte biraz daha eksilmektir.
"Doğduğun yer değil, doyduğun yer" derler.
Belki doğrudur.
Ama insan yıllar geçtikçe anlıyor ki doyduğu yer ile ait olduğu yer her zaman aynı olmuyor.
Çünkü memleket, karnın doyduğu yerden çok, kalbin dinlendiği yerdir.
Bu gerçeği ben en çok annemde gördüm.
Anneannem, bir tek kızını "yabana gitmesin" diye kardeşinin oğluna verir. Bir annenin içindeki en eski korkudur bu. Kızının uzağa düşmesini istemez. Aynı havayı solusun, aynı toprağa bassın, bir ihtiyaç duyduğunda kapısını çalabilsin ister.
Ama hayat, insanların yaptığı hesaplara çoğu zaman uymaz.
Babam memur olur.
Bir tayin çıkar.
Bir imza atılır.
Farkında değilmişiz gibi, bir hayat yerinden oynar.
Babam gider.
Annem gider.
Çocuklar gider.
Anneannemin "yabana gitmesin" diye korumaya çalıştığı kızı, bir sabah kendini başka bir şehrin sokaklarında bulur.
Annem uzun yıllar orada yaşadı.
Evini kurdu, çocuklarını büyüttü, dostlar edindi.
Ama ilk yıllarda oraya hiçbir zaman tam anlamıyla ait hissedemedi kendini.
Konuşurken bunu fark ederdik.
"Bizim oralar" derken sesi yumuşardı.
"Burada" derken biraz duraklardı.
Belki de insanın bağı önce diline yerleşiyordu.
Çocukken annemin sessiz gözyaşlarını anlamazdım.
Bir türkü duyulurdu.
Bir komşu memleketinden söz ederdi.
Bir bayram dönüşü yaklaşırdı.
Gözleri dolardı.
"Ne oldu?" diye sorardık.
"Bir şey yok." derdi.
Ama bilirdik...
Hasretin çoğu zaman adı olmaz.
Bazen bir türkü olur.
Bazen bir koku.
Bazen yıllardır görülmeyen bir sokak.
Bazen de hiçbir sebep yokken ansızın gelen bir sızı.
Yıllar geçtikçe annem yaşadığı şehre alıştı.
Ama bu alışmak hiçbir zaman tam anlamıyla benimsemek olmadı.
İnsan her şeye alışıyor.
Fakat bazı alışmaların içinde sessiz bir vazgeçiş saklı oluyor.
Annem memleketine gittiğinde değişirdi.
Yüzü aydınlanırdı.
Yürüyüşü hafiflerdi.
Sanki yıllardır taşıdığı görünmez bir yükü birkaç günlüğüne omuzlarından indirirdi.
Çünkü insan ait olduğu yerde hafifliyor.
Ama dönüş günü geldiğinde aynı hüzün yeniden yüzüne yerleşirdi.
Valizler kapanırdı.
Vedalar yapılırdı.
Mototren hareket ederdi.
Bize uzun gelen yolculuğunda annem uzun süre arka camdan dışarı bakardı.
Belki de geride bıraktığı şey sadece bir şehir değildi.
Belki gençliğini, çocukluğunu, annesini, babasını ve kendisinin bir parçasını da orada bırakıyordu.
Ben büyüdükçe onu daha iyi anladım.
Çünkü ben de ayrıldım.
Ben de başka şehirlerde yaşadım.
Ben de zaman zaman "elin memleketi" dediğim yerlerde sabahladım.
Gördüm ki bu hikâye sadece bizim hikâyemiz değil.
Bu ülkenin hikâyesi.
Kimi iş için gider.
Kimi eğitim için.
Kimi evlilik için.
Kimi de yalnızca hayata tutunabilmek için.
Sebepler değişir.
Ama geride kalan duygu değişmez.
İnsanın içinde hep bir memleket kalır.
Elbette herkes gitmez.
Bazıları vardır ki ne olursa olsun doğduğu toprağı bırakmaz.
Şartlar ağırlaşsa da, imkânlar azalsa da köklerini söküp atamaz.
İşte o insanları düşündüğümde Afyonlu şair Ali Türk Keskin'in dizeleri gelir aklıma:
"Aç yatar, çıplak gezer, sırtımda taş taşırım,
Başıma bela yağsa sabreder alışırım,
Canıma kasteyleyen hasımla barışırım.
Yalnız bir şey yapamam, çıkarma hiç kafandan,
Kusura bakma beyim, ben gidemem Afyon'dan."
Bu dizelerde yalnızca bir şehir sevgisi yoktur.
Bir kökün sesi vardır.
Bir bağlılığın sesi.
Bir vazgeçemeyişin...
Aslında gidenlerle kalanlar birbirinden çok farklı değildir.
Biri gitmeye mecbur kalmıştır.
Diğeri kalmaya.
Ama ikisinin de içinde aynı şey vardır:
Memleket.
Bugün bayram dönüşü yollarına düşen insanlara baktığımda bunu görüyorum.
Otobüs camlarından küçülen şehirleri seyredenlere...
Arabanın arka koltuğunda sessizleşenlere...
Bir sonraki bayramın hesabını şimdiden yapmaya başlayanlara...
Hepsinin içinde aynı özlem var.
Çünkü memleket, gidilen bir yer değildir.
Taşınan bir histir.
İnsan bazen ömrü boyunca şehir değiştirir, ev değiştirir, hayat değiştirir.
Ama kalbinin adresi değişmez.
Ve bazı şehirler vardır ki insan onlardan ayrılır.
Onlar ise insandan hiç ayrılmaz.
Next