"Bir insanın hayatı, hiçbir zaman tek bir kareye sığmaz."
Yaz aylarının gelmesiyle birlikte okullar kapandı, tatil başladı. İmkânı olanlar çoktan yollara düştü. Kimi denizin serinliğine, kimi yaylaların ferahlığına, kimi de uzun zamandır ertelediği yolculuklara yöneldi. Yaz; yalnızca sıcak günleri değil, özlenen buluşmaları, düğünleri, bayram sevinçlerini ve yıllarca anlatılacak hatıraları da beraberinde getirdi.
Anadolu'da yaz, hareket demektir. Gurbette çalışanlar memleket yollarına düşer. Aylarca kapalı kalan evlerin pencereleri açılır, köyler çocuk sesleriyle yeniden canlanır. Bahçelerde semaverler kaynar, sofralar büyür; bir yılın özlemi birkaç güne sığdırılmaya çalışılır.
Bir yanda sünnet düğünleri, bir yanda nişanlar, bir yanda gelin alma telaşları… Davulun sesi uzaktan duyulduğunda herkes bilir ki bir evde sevinç vardır. Yaz, biraz da hatıra mevsimidir.
Geçtiğimiz günlerde ben de böyle bir düğündeydim.
Salon kapısından içeri girer girmez sıcacık bir telaş karşıladı beni. Çocuklar koşuşturuyor, büyükler yıllardır görmedikleri dostlarıyla hasret gideriyor, gençler kendi dünyalarında sohbet ediyordu. Kahkahalar masalar arasında dolaşıyor, özlemler sarılmalarla gideriliyordu.
Derken müzik yükseldi.
Gelin ve damat salona girdi. Herkes ayağa kalktı.
Tam o anda dikkatimi başka bir manzara çekti. Alkışlayan ellerden çok, havaya kaldırılmış telefonlar vardı. Neredeyse herkes aynı anı kendi ekranına sığdırmaya çalışıyordu.
İçimden şu soru geçti:
O anı gerçekten yaşıyor muyduk, yoksa sadece kaydediyor muyduk?
Belki de çağımızın en sessiz alışkanlığı buydu.
Biz de aynı heyecanın içindeydik.
"Bir tane daha…"
"Bir de dik çekelim…"
"Şimdi ailece…"
"Bir de çocuklarla…"
Telefonların hafızası dolarken yüzlerimizde birkaç saniyelik tebessümler oluşuyordu. Deklanşöre basıldığı an hepimiz, olmak istediğimiz hâlimize biraz daha yaklaşıyorduk.
Düğün bitti. Herkes evine döndü.
Gece telefonumdaki fotoğraflara yeniden baktım. Kahkahalar, sarılmalar, çocukların neşesi, büyüklerin huzurlu bakışları… İlk bakışta her şey kusursuz görünüyordu.
Sonra kendi kendime sordum: Acaba gördüğüm şey hayatın kendisi miydi, yoksa hayatın yalnızca seçilmiş birkaç saniyesi mi?
Çünkü aynı karede gülümseyen insanların her biri, objektifin dışında bambaşka yükler taşıyordu.
Belki biri annesinden gelecek bir sağlık haberini bekliyordu.
Belki biri çocuğunun geleceği için kaygılanıyordu.
Belki biri omuzlarında taşıdığı borçların hesabını yapıyordu.
Ama bunların hiçbiri fotoğrafa yansımıyordu.
İşte o an fark ettim ki fotoğraf, görüneni saklıyordu; hayat ise görünmeyenle birlikte akıyordu.
Bu düşünce beni yalnızca o düğüne değil, her gün önümüzden akıp giden sosyal medya karelerine götürdü.
Deniz kenarında çekilmiş mutluluk fotoğrafları…
Gün batımları…
Yayla manzaraları…
Kalabalık aile sofraları…
Elbette insanlar mutlu anlarını paylaşacak. Buna kimsenin diyeceği bir söz olamaz.
Ama çoğu zaman farkına varmadan büyük bir yanılgıya düşüyoruz:
Başkalarının hayatının en parlak anlarını, kendi hayatımızın en zor günleriyle kıyaslıyoruz.
Oysa hiçbir tatil fotoğrafı o yolculuk için verilen emeği anlatmaz.
Hiçbir gülümseme, insanın içinde kopan fırtınaları göstermez.
Hiçbir kare, objektif kapandıktan sonra devam eden hayatı yansıtmaz.
Çocukluğumu düşündüm…
Fotoğrafın gerçekten kıymetli olduğu yılları…
Her evde fotoğraf makinesi yoktu. Bir film rulosu büyük bir özenle kullanılırdı. Bayramlar, düğünler, asker uğurlamaları… Her kare özel bir gündü.
Filmler günlerce beklenir, zarftan çıkan birkaç fotoğraf defalarca elden ele dolaşırdı. Albümler açıldığında sadece fotoğraflara değil, o günlere de yeniden dönülürdü.
Bugün ise cebimizde binlerce fotoğraf taşıyoruz. Ama bazen fotoğraflar çoğaldıkça hatıralar seyrekleşiyor gibi geliyor.
Belki de mesele, kaç fotoğraf çektiğimiz değil; kaç anı gerçekten yaşayabildiğimizdir.
Bir konseri kaydederken müziğin coşkusunu kaçırıyoruz.
Bir gün batımını videoya alırken sessizliğini duyamıyoruz.
Çocuklarımızın büyüdüğünü kayıt altına alırken, bazen onların bize anlatmak istediklerini erteleyebiliyoruz.
Teknoloji bize biriktirmeyi öğretti.
Ama zaman zaman yaşamayı ihmal ettirdi.
Hayat, arşivlenmek için değil; hissedilmek için bize verilmiştir.
Anadolu'da yaşlılar güzel bir söz söyler:
"Her evin dumanı kendine göre tüter."
Gerçekten de öyledir.
Aynı sokakta yan yana duran evlerin bile birbirinden bambaşka hikâyeleri vardır. Bir evden kahkaha yükselirken, diğerinde sessizlik ağır bir misafir gibi oturabilir. Dışarıdan görünen yalnızca vitrindir; asıl hayat kapılar kapandıktan sonra yaşanır.
Bu yüzden kimsenin hayatını tek bir fotoğrafla, tek bir gülümsemeyle, tek bir sosyal medya paylaşımıyla değerlendirmemeliyiz.
Çünkü her insanın içinde görünmeyen bir hikâye, her kalbin derinliğinde sessizce taşınan bir mücadele vardır.
Belki de hayatın en büyük gerçeği şudur: Hiçbir insan tek bir kareye sığmaz. Çünkü hayat, hiçbir fotoğrafın anlatamayacağı kadar derin, hiçbir çerçevenin içine sığmayacak kadar büyüktür.
Next