Okullar açıldı.

Uzun bir tatilin ardından öğretmenler sınıflarına, öğrenciler sıralarına kavuştu. Anne babalar da okul telaşına yeniden başladı.

Ben de bu günlerde aynı soruyu düşünüyorum:

Çocuklarımız nasıl öğrenmeli?

Bu soru aklıma gelince önce torunum geliyor.

Bu yıl ilkokul dördüncü sınıfa geçti. Yaz boyunca çarpım tablosunu öğrenmeye çalıştı. “Çalıştı” diyorum ama bu kelimenin hakkını vermek kolay değil.

Bir süre çalışıyor, sonra sıkılıyor. Bir bakıyorum tableti elinde.

Onu izlerken kendi çocukluğumu hatırlıyorum.

Bizim zamanımızda çarpım tablosunun alternatifi yoktu. Öğrenecektik.

Bir şiir verildiyse ezberlerdik. Uzun bir konu anlatıldıysa defterimize özet çıkarır, kitabı tekrar tekrar okurduk. Anlamadığımız yeri yeniden çalışırdık.

Bir şeyi öğrenmek için onunla biraz uğraşmamız gerekirdi.

Kitaplarımız da bugünkü gibi pırıl pırıl değildi. Çoğu zaman ağabeyimizden, ablamızdan kalırdı. Sayfaları yıpranmış, kenarları çizilmiş olurdu. Ama o kitaplar yalnızca bilgi taşımazdı; bir çocuktan diğerine hatıra da taşırdı.

Bugün ise bilgiye ulaşmak çok kolay.

Bir tuşa dokunuyoruz, cevap karşımızda. Bir şeyi merak ediyoruz, birkaç saniye içinde öğreniyoruz.

Ama burada önemli bir ayrım var:

Bilgiye ulaşmak başka, öğrenmek başka.

Çocuğun cevabı ekranda görmesi, o cevabı gerçekten öğrendiği anlamına gelir mi?

Bence eğitimde asıl mesele burada başlıyor.

Ben teknolojiye karşı değilim. Öğretmenlik yaptığım yıllarda teknolojinin hayatımıza adım adım girdiğine tanık oldum.

Önce hesap makineleri geldi.

Sonra bilgisayarlar, internet ve bugün yapay zekâ…

Öğretmenlik yıllarımda sınav sırasında öğrenciler sık sık sorardı:

“Öğretmenim, hesap makinesi serbest mi?”

Cevabım hep aynıydı:

“Hayır, değil.”

Çünkü o sınavda ölçmek istediğimiz, hesap makinesinin ne kadar hızlı işlem yaptığı değildi. Öğrencinin problemi anlayıp kendi zihniyle çözebilmesiydi.

Bugün elimizdeki bütün teknolojiler için de aynı soruyu sormalıyız:

Bu araç çocuğun düşünmesini mi kolaylaştırıyor, yoksa onun yerine mi düşünüyor?

Bir hesap makinesi işlemi hızlandırabilir. Bir bilgisayar araştırmayı kolaylaştırabilir. Yapay zekâ bir konuyu açıklayabilir, farklı fikirler sunabilir.

Bunların hepsi değerli imkânlar.

Ama araç ile amaç birbirine karıştırılmamalı.

Çünkü eğitimde asıl değer yalnızca doğru cevaba ulaşmak değil, o cevaba nasıl ulaştığını bilmektir.

Ezber konusunda da aynı dengeyi gözetmeliyiz.

Her ezber kötü değildir.

Çarpım tablosunu bilmek, temel işlemleri zihinden yapabilmek, bazı şiirleri ezberlemek çocuğun düşünmesini kolaylaştıran bir altyapı oluşturur.

Sorun ezberde değil; düşünmenin yerine ezberi koymaktadır.

Bir çocuk iki kere yedinin kaç ettiğini bulmak için her defasında telefona bakıyorsa, burada teknoloji yardımcı olmaktan çıkıp zihnin işini üstlenmeye başlamış demektir.

Bir de çocukların sıkılma hakkı var.

Biz çocukken sıkılırdık.

Yapacak bir şey bulamazsak kitabımızı açardık. Ödevimize dönerdik. Bir şiiri yeniden okurduk. Bazen de pencereden dışarı bakardık.

Ama çoğu zaman kendimizi sokağa atardık. Arkadaşlarımızla sokaklarda oyunlar oynardık. Koşar, saklambaç oynar, top peşinde koşturur, kendi oyunlarımızı kendimiz kurardık. Oyunun kuralını da biz koyardık, anlaşmazlığı da kendimiz çözerdik.

Oyuncaklarımızın olmadığı yerde hayal gücümüz devreye girerdi.

Belki de bu yüzden çocukluğumuzun boşlukları gerçekten boş değildi.

O boşluklarda arkadaşlık kurar, paylaşmayı, beklemeyi, kaybetmeyi ve yeniden başlamayı öğrenirdik.

Ve elbette hayal kurardık.

Bugün çocuklarımızın zamanı daha dolu. Okul, ödev, kurs, telefon, tablet…

Canı sıkıldığı anda karşısında yeni bir içerik var.

Oysa bazen çocuğun hiçbir şey yapmadan kalmasına da izin vermek gerekir.

Çünkü hazır bir eğlence olmadığında zihin kendi oyununu, kendi sorusunu, kendi hayalini üretmeye başlayabilir.

İşte burada öğretmenin rolü de değişiyor.

Eskiden öğretmen çoğu zaman bilginin kaynağıydı. Bugün çocuk öğretmeninden önce bilgiye ulaşabiliyor.

Öyleyse öğretmenin işi yalnızca bilgi vermek değil; bilgiyi sorgulatmak, doğruyu yanlıştan ayırmayı ve iyi soru sormayı öğretmek.

Belki geleceğin iyi öğretmeni, en çok bilgi veren değil; öğrencisine en iyi soruları sorduran öğretmen olacak.

Yeni eğitim yılında öğretmenlerimize, öğrencilerimize ve anne babalarımıza düşen görev belki de budur:

Çocuğun her sorusuna hemen cevap vermemek…

“Sen ne düşünüyorsun?” diye sormak…

Yanlış yapmasına, yeniden denemesine fırsat vermek…

Bir problemi çözerken biraz zorlanmasına izin vermek.

Çünkü öğrenmek, her zaman kolay olanı seçmek değildir. Bazen uğraşmak, yanılmak, vazgeçmemek ve yeniden başlamak gerekir.

Çocuk yalnızca ders kitaplarından öğrenmez.

Arkadaşlık kurarken, oyun oynarken, kaybettiğinde yeniden denerken, bir başkasını dinlerken de öğrenir.

Bazen bir çocuğun sessizce oturup kendi kendine düşünmesine bile ihtiyaç vardır.

Çünkü düşünmek de öğrenmenin bir parçasıdır.

Biz çocuklarımıza yalnızca çok şey bilen insanlar olmayı değil; merak eden, sorgulayan, düşünen ve kendi yolunu bulabilen insanlar olmayı öğretmeliyiz.

Belki de eğitim dediğimiz şey tam olarak budur:

Çocuğun eline hazır cevaplar vermek değil, kendi sorularının peşinden gidecek cesareti vermek.

Çarpım tablosu unutulabilir.

Bir formül hatırlanmayabilir.

Bir bilgi zamanla değişebilir.

Ama düşünmeyi öğrenen bir çocuk, bilmediği her şeyin karşısında yeniden başlayabilir.

İşte asıl mesele budur.

Çocuklarımızın zihnini cevaplarla doldurmak değil, içlerindeki merak ışığını söndürmemek.

Çünkü o ışık sönerse çocuk yalnızca öğrenmeyi değil, sormayı da bırakır.