BİR SOFRAYA SIĞAN ANADOLU
Geçtiğimiz günlerde Afyonkarahisar’da öyle bir sofra kuruldu ki insan bakarken yalnızca yemekleri değil, Anadolu’nun kendisini gördü.
Kimi zaman bir yemeğin kokusu sizi yıllar öncesine götürür. Bir kaşık çorbada çocukluğunuzu, bir hamur işinde annenizin elini, bir tencerenin başında babaannenizin sesini hatırlarsınız. Çünkü bazı yemekler yalnızca karın doyurmaz, insanın hafızasını da canlandırır.
Afyonkarahisar’da düzenlenen 8. Uluslararası GastroAfyon Turizm ve Lezzet Festivali’nde kurulan “Dünyanın En Büyük Anadolu Sofrası”na bakarken ben de bunları düşündüm.
Bu yılın festival teması “Lezzetin Hafızası Anadolu” idi. Ne kadar anlamlı bir söz… Gerçekten de her yemeğin bir hikâyesi, her lezzetin bir hatırası var.
Geçenlerde kayınvalidemin yıllar önce kahvaltıya hazırladığı bir yiyecek aklıma geldi. Çok lezzetli olduğunu hatırlıyorum. Nasıl yapıldığını zamanında sormuş, malzemelerini öğrenmiştim. Ama tarifi bir yere yazmadığım için yapılışını unuttum. Şimdi keşke not alsaydım diye hayıflanıyorum. Malzemeleri hatırlayarak kendim yapmayı denedim. Aynısı olmadı belki ama o eski lezzeti yeniden yakalamaya çalıştım. Yaşatmalıydım bu lezzeti.
İşte lezzetin hafızası biraz da böyle bir şey. Yıllar geçiyor, insanlar aramızdan ayrılıyor, evler değişiyor. Ama bir yemeğin kokusu bizi geçmişe götürebiliyor.
Anadolu mutfağını yalnızca yemeklerden ibaret görmek bu yüzden eksik kalır. Çünkü yemeklerin içinde emek, sevgi, özlem ve aile hatıraları vardır. Bazen bir tarif, bir ailenin geçmişini anlatır.
Afyonkarahisar’ın böyle bir festivale ev sahipliği yapması da anlamlı. UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı’na 2019 yılında gastronomi alanında katılan şehir, kendi mutfağının yanı sıra Anadolu’nun farklı lezzetlerini de bir araya getiriyor.
Afyonkarahisar, son yıllarda Guinness Dünya Rekorları ile de adından söz ettiriyor. 2024 yılında 114,7 metre uzunluğundaki Afyon lokumuyla “Dünyanın En Uzun Lokumu” rekorunu kırdı. 2025 yılında 1.930 kilogramlık sucuklu yumurtayla yeni bir rekora imza attı. Bu yıl ise “Dünyanın En Büyük Anadolu Sofrası” ile farklı bir başarıya ulaştı.
Bu kez yalnızca bir Afyonkarahisar lezzeti değil, Anadolu’nun tamamı aynı sofrada buluştu.
81 il, 963 farklı yemek ve yöresel lezzet… 247 metre 68 santimetre uzunluğunda bir sofra… Her şehrin kendine özgü yemekleri, aynı sofrada yan yana geldi.
Bence bu organizasyonun en önemli yanı yalnızca bir dünya rekoru olması değildi. Anadolu’nun farklı kültürlerini ve lezzetlerini bir araya getirmesiydi.
Karadeniz’in yemekleri başka, Ege’nin başka, Doğu’nun ve Güneydoğu’nun başka… Malzemeler, pişirme yöntemleri ve tarifler değişiyor. Ancak sofraya oturduğumuzda değişmeyen bir değer var: paylaşmak.
Anadolu’da misafirin tabağının boş kalması istenmez. “Doydum” deseniz de ev sahibi, “Biraz daha al, şundan da tat” demekten vazgeçmez. Çünkü bu ısrarın içinde sevgi ve misafirperverlik vardır.
Çocukluğumuzda yemeklerin hazırlanması bugünkü kadar kolay değildi. Malzemeler bulunur, ayıklanır, doğranır; kimi yemekler saatlerce pişirilirdi. Mutfakta herkesin bir işi olurdu. Biri hamur açar, diğeri soğan doğrardı. Çocuklar da mutfağın kapısında bekler, yemeğin ne zaman hazır olacağını sorardı.
Şimdi düşünüyorum da belki de kaybetmek üzere olduğumuz şey yalnızca bazı yemeklerin tarifleri değil, o yemeklerin etrafında yaşanan hayat.
Eskiden tarifler çoğu zaman yazılı değildi. Anneden kıza, büyükanneden toruna aktarılırdı. Ölçüler göz kararıydı. Bir tutam bundan, biraz da şundan… Yemeğin sırrı yalnızca malzemesinde değil, onu yapan kişinin elindeydi.
Bugün bu kültürü gelecek kuşaklara aktarmak daha da önemli. Çünkü çocuklarımızın mutfakla ilişkisi değişiyor. Eskiden “Ne pişiyor?” diye sorulurken şimdi “Ne sipariş ettik?” sorusunu daha sık duyabiliyoruz.
Gastronomi festivalleri bu açıdan da önemli. Bir festival, unutulmaya yüz tutmuş bir yemeği yeniden hatırlatabilir. Gençler, büyükannelerinin yaptığı bir yemeğin aslında bir şehrin kültürünü temsil ettiğini öğrenebilir. Bir tarif yeniden hayat bulabilir.
Bunun için yemeklerin yalnızca tadına değil, hikâyesine de kulak vermeliyiz. Bu yemeği kim yaptı? Hangi yöreye ait? Hangi özel günde hazırlanırdı? Kimden öğrenildi?
Çünkü bir yemeğin geçmişini bilmek, kültürümüzü de tanımaktır.
Afyonkarahisar’da kurulan dev sofraya bakarken aklımdan şu soru geçti: Bir sofranın büyüklüğü, üzerindeki yemeklerin sayısıyla mı ölçülür, yoksa kaç insanı bir araya getirdiğiyle mi?
Bana göre asıl önemli olan ikincisi.
Dünyanın en uzun sofrasını kurabilirsiniz. Ancak insanlar birbirlerinin hikâyelerini merak ediyor, farklı yörelerin yemeklerini tanıyor ve birbirleriyle paylaşıyorsa o sofra gerçek anlamda büyür.
Afyonkarahisar’ın bu yılki organizasyonunda beni etkileyen de buydu. Şehir, kendi lezzetlerini tanıtmanın yanında Anadolu’nun 81 ilini aynı sofrada buluşturdu. Bu, aynı zamanda misafirperverliğin güzel bir örneğiydi.
Festival sona erdi, stantlar toplandı, kalabalık dağıldı. Geriye rekor, fotoğraflar ve haberler kaldı. Ancak bütün bunların yanında yemeklerin hikâyelerinin de yaşamasını diliyorum.
Bir çocuk yıllar sonra bu sofrayı öğrendiğinde yalnızca rekorun uzunluğunu ya da yemeklerin sayısını bilmesin. O yemeklerin arkasındaki emeği, annelerin ve ninelerin tariflerini, ailelerin hatıralarını da hatırlasın.
Çünkü kültürün en büyük başarısı, unutulmamasıdır. Bir tarif kuşaktan kuşağa aktarılır, bir şehir kendi mutfağını korurken başka şehirlerin lezzetlerine de yer açarsa işte o zaman gerçek bir kültür mirası yaşatılmış olur.
Guinness rekoru elbette gurur verici. Ancak benim gönlümdeki asıl rekor, 81 ilin aynı sofrada birbirine yer açabilmesidir.
Çünkü bizim memleketimizde sofranın bereketi, tabaktaki yemek çoğaldıkça değil, etrafındaki insanlar çoğaldıkça artar.
Anadolu, belki de en güzel hâliyle bir sofranın etrafında anlatılır.
Next
