‘’Çok yaşayan mı, çok okuyan mı, çok gezen mi bilir?’’ diye sorarsanız ben hepsi bilir derim. Çok yaşayanın tecrübeleri,  okuyanın bilgisi, gezenin görgüsü…  Hem okumak, hem gezmek en iyisi... Çok yaşayıp yaşayamayacağımızı bilemediğimden şimdilik bu ikisi ile yetinmeliyim.

 

Turistik Doğu Ekspresi ile yaptığımız yolculuğun devamında Kars’taydık.  Kars, kahramanlık destanlarının yazıldığı, kültürlerin harmanlandığı bir kent olarak karşımıza çıkıyor. Sokakları Baltık mimarisi süslü, içinde de Türkler, Kürtler, Türkmenler, Acemler yüzyıllardır omuz omuza yaşamışlar. 1877- 1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda kırk yıl Rus işgalinde kalmış 1918 yılına kadar şehirde yeni imar çalışmaları başlatmışlar. O yüzden bazı mahallelerinde Ruslardan kalma taş binaları dikkat çekiyor. Bu tek ya da iki katlı yapılar sayesinde şehrin ana caddelerinde çok katlı yapılaşma oluşmamış. Bazıları bakımsızlıktan yıkılmak üzere olsa da ayakta kalanlar görülmeye değer.  Kars Anlaşmasının imzalandığı yer olarak tarihe geçen eski Vali Konağı, Defterdarlık Binası, Hekim evi ve müze haline getirilen Ahmet Muhtar Paşa Konağı gibi pek çok yapı bulunuyor.

 

Kars’ta alıştığımız trafik ve kalabalığı göremiyorsunuz. Sanıyorsunuz ki kocaman geniş meydanı bütün gürültüleri, gözü yoran her şeyi bir vakum gibi içine çekiyor ortalığı temizliyordu. Öyle ki bizim gezi gurubumuzda olanları bile göremiyoruz artık. Çil yavrusu gibi her birimiz bir yerlere dağıldık. Meydana açılan caddelerin köşe başlarında iki kattan oluşan binaların alt katları dükkân ve dükkânların hemen önüne konulmuş birkaç masa ile dinlenme alanı oluşturulmuş. Geniş kaldırımlarında gezerken, yorulduysanız buralara oturarak hem çay içiyorsunuz, hem dinleniyorsunuz.

 

Otelimiz kente çok yakın, isteyen yürüyerek gidebiliyor. Otelde akşam yemeğinden sonra âşık atışması ve eğlence var. İki âşık ellerinde meydan sazı ile masaları dolaşarak önce sazlarının eşliğinde dörtlükler okudular sonra karşılıklı atıştılar.

 

1. Âşık;

 

Bugün burda bu ozanı taşlıyen mi ne dersiniz?

 

Oltaya gelmiş sazanı, kışleyen mi ne dersiniz.

 

2.Âşık;

 

Ozan dünden taze fidan haşleyen mi ne dersiniz?

 

Toprak altında ham bi maden işleyen mi ne dersiniz?

 

Atışmaları devam ederek sürüp gidiyor.

 

1.Âşık;

 

Alamadım ne taşını, düşman görüyor dostunu,

 

Kokmasın diye postunu tuzleyen mi ne dersiniz?

 

2.Âşık;

 

Ah belli değil sağın solun, bana sökmez fitne felin,

 

Filin boynu biraz kalın, haşleyen mi ne dersiniz?

 

Sazlarının ritimli vuruşları ile yaptıkları atışma bittikten sonra Kafkas ekibinin dansları ve olmazsa olmaz Ankara oyun havaları ile eğlence sona erdi.

 

Sabah servisimiz bizi Çıldır gölüne götürdü. Kars’a 70 km. uzaklıkta 1,5- 2 saatte gidiliyor. Havaları ısındığı için gölün eriyebileceğini söylüyor rehberimiz. Birkaç yere telefon ettikten sonra gölün henüz erimemiş bölümüne yönlendirildik.  Doğu Anadolu’nun ikinci büyük gölü ve deniz seviyesinden yüksekliği 1959 metre olan gölün bir kısmı Ardahan sınırları içinde. 120 kilometrekare büyüklüğünde. Çevremizde hiç ağaç yok, karlar erimeye başladığı halde Çıldır gölünün bu kesiminde buzlar daha erimemiş. Burası soğuk. Donmuş göl üzerinde kar bisikleti, sandalye kızağı, bu pateni gibi etkinlikler yapılabiliyor. Türkiye’de bunların yapılabileceği tek nokta sanırım. Yöresel dokumalarla süslenmiş atlı kızaklarla gölün içlerine kadar gidiliyor.

 

Gölün kıyısında balık restorandı var. Karla kaplı yamaçtan kaymamaya dikkat ederek göle iniyoruz. Donmuş gölün hemen kenarına kıl çadır, dışarıya kurulmuş soba ve üzerinde semaver var. Gelen giden turistler soğuğa rağmen çayını içebiliyor. İsteyenler sıcak şarap alıp keyif yapabiliyor. Çevre halkına gelir kaynağı gibi görünmesine rağmen tesisleri pek yeterli değil. Çok doğal görünen gölün üzerinde gezinmek keyifli olsa da buzlar eriyecekmiş de düşecekmişiz gibi bir his var içimde. 22 metre derinliğinde olduğunu söyleyenler de var, 40 metre olduğunu söyleyenlerde… Kıyılardaki buzlar erimek üzere sulu balçık şeklinde. Üzeri karla kaplı olduğu için bilmeden basıp çukura düşenlerden biri de benim. Buna rağmen buz üzerinde yürümek masal gibi. Buzdan simler saçılıyor üstümüze başımıza, hepimizde neşeliyiz çocuklar gibi. Yarı ıslak dolaştık, bir süre oyalandıktan sonra kütük evi diye bir yere gittik. Burası Çıldır gölü manzaralı güzel bir yer. Tamamen ağaçtan yapılmış, içeri girdiğinizde ağaç kokusunu hissediyorsunuz. Gölden sarı sazan dedikleri aynalı sazan tutuluyor. Eskimolar gibi buzu kırıp içinden balık çıkarıyorlar.

 

Yorucu günün sonunda otelimizdeydik. Otel oldukça hareketli gezisini tamamlamış turlar dönüyor, yeni gelen turlar yerleşiyordu. Bu arada neredeyse otuz kırk yıldır görmediğim liseden arkadaşımla karşılaşıyorum. Kuşadası turuyla gelmişti. İkimiz için de büyük sürpriz oldu bu karşılaşma. Turlara katılanların büyük çoğunluğunu tek başına ya da arkadaş grupları ile gezen kadınlar oluşturuyordu. Bundan önceki katıldığımız turlarda da dikkatimi çekmişti seyahat edenlerin çoğu kadınlardı.

 

Ertesi günkü turumuz Ani Harabeleriydi. Kars’a 48 km. uzaklıkta ören yerine vardığımızda; Ani Harabeleri bir şaheser olarak karşımıza çıktı. İçinde bütün medeniyetleri barındıran kocaman bir şehir, tapınakların kenti, sadece ön yüzündeki girişinde; yüksek kale surları ile çevrili ve zamanında yedi görkemli kapısı varmış. Bunlardan bazıları Kars Kapısı, Aslanlı Kapı, Sarnıçlı Kapısıdır.  İçimizi ısıtan güneşle birlikte Aslanlı kale kapısından içeri giriyoruz. Birbiri ardına sıralanan hayalet ve harabe yapılar,  uçurumlarla çevrili yüzyıllardır akan Arpaçay,( Aras Nehrinin bir kolu)  ötesinde ise Ermenistan toprakları.  Ermenistan köyü görünüyor, rehberimiz bizi uyarıyor telefonlar konusunda. Buradan yapılan görüşmeler Ermenistan operatörlerine yöneliyormuş. Zaten telefonunuza baktığınızda ‘’Ermenistan’a hoş geldiniz’’ yazıyor. Dolayısı ile dış hatlara bağlanmış oluyorsunuz. Telefonlarımızı tedbir olarak kapattık.

 

1001 kiliseli şehirden bugüne kalanları, 4,5 metrekarelik bir alanda, 100 metre ile 150 metre aralıklı mesafelerle yürüyerek geziyoruz. İnsanı gerçek üstü yolculuğa çıkarıyor sanki bu yürüyüş. Uzunca bir tepede bir zamanlar yaşanmış, varlığını sürdürmüş yıkık bir kent. Camiler, Kiliseler, Ateş Tapınakları, sonsuz bir diyarmış gibi görünen gökyüzünün tanık olduğu topraklar.

 

Aziz Gregor Kilisesi karşısında ve Ani Harabeleri etrafında birçok mağara göze çarpıyor. Bu mağaraların mezar ve ibadet yerleri varmış. Neredeyse 20. yüzyılın başlarına kadar bu mağaralarda insanlar yaşıyormuş.

 

Ani Antik Şehri‘nin en görkemli kilisesi ve Sultan Alparslan‘ın Ani’yi fethinden sonra camiye çevrilen ve Anadolu’da kılınan ilk cuma namazına ev sahipliği yapan Fethiye Cami (Büyük Katedral) yer alıyor.

 

Ani Antik Şehri’nin güney doğusunda Fethiye Cami yakınına 1035 yılında inşa edilmiş adı “Kutsal Kurtarıcı” anlamına gelen Aziz Prkich Kilisesi kalıntıları bugün iskele yardımıyla ayakta duruyor.

 

Karşımızda Anadolu’da yapılan ilk cami: Ebu’l Menuçehr Cami! Sultan Alparslan Ani’nin iradesini bir Selçuklu Emiri olan Ebu’l Menuçehr‘e bırakır. Emir 1071 yılında Anadolu’nun ilk camisi olacak olan bu güzel camiyi inşa ettirmeye başlar ve bir yılda cami inşası tamamlanır. Alt katı medrese olan cami, Orta Asya Türk mimarisi özellikleri yansıtılarak sekizgen minareli olarak inşa edilir. Minare üstünde renkli taş ile süslenerek “Bismillah” yazılmış.

 

Ebu’l Menuçehr Cami penceresinden Arpaçay‘a doğru baktığınızda gözümüze tarihi İpek Yolu üzerinde kalan, şimdilerde kemeri tamamen yıkılmış ve eski görkemli günlerinden oldukça uzakta olan İpek Yolu Köprüsü çarpıyor. Köprü inşa tarihi tam olarak bilinmese de 10. yyden kaldığı düşünülüyor. Nehrin üst tarafında bulunan ve iki ülkeyi birbirine bağlamak için yapılan fakat artık iki ülkeyi birbirinden ayıran yıkık köprü dikkati çekiyor uzaklardan. Kim bilir kaç kervanı Arpaçay üzerinden geçirerek Kafkas Dağlarına ardından Çin’e kadar kazançlı bir yolculuğa çıkardı.

 

Ani harabelerini gezerken yorulduğumuzun hiç farkında değildik. Öylesine dalmışız ki geçmişte yaşananların hayaline, yollarda adeta ayak izlerini aradık.

 

Devam edecek…