Ana konumuz insan hakları ya; biz de hegemon güçlerin tanımladığı insanı değil, hakiki olanını tanımaya devam edelim. Bugünkü konumuz ‘fedakârlık…’ Kavram, anlaşılacağı üzere, ‘siz’den ziyade ‘dışınızdaki’lerin hakları ile ilgili... Ancak ne var ki; Batı kültürü ile yetişmiş bir insan, kendisi dışındakilere bir kuruşunu bile feda etmez. Kendi felsefesince pek de haklıdır doğrusu… Sorun tam da buradadır zaten... Yani problem söz konusu felsefenin bizatihi kendisidir. Linkteki iki örnek demek istediğim şey hakkında fikir verecektir diye düşünüyorum.
https://www.instagram.com/reels/DSf0zBmjDF9/
https://www.youtube.com/shorts/Es0nQcGmCXI
İlkel zamanlarda insanlar kendilerini güvende hissedebilmek için bir tanrısal inanç olarak dokunabilecekleri türden şeylere değer veriyorlardı. Bu amaçla kimi zaman içlerinden bazılarını kurban bile ediyorlardı. Her ikisi de çok ilkel geldi değil mi… Oysa hali hazırda ‘hegemon’ güç Batı kendisini güvende hissetmek için çıkarttığı savaşlarla her yıl milyonlarca insanı kurban etmektedir. Yok ettiği medeniyetlerin sayısı ise belirsizdir. Şunu da bir izleyin isterseniz:
https://www.youtube.com/shorts/ZBF7NUGbxIs
Şimdiki insan ruhunu yine kendisinin oluşturduğu ama ‘dokunulabilir’ türden olmayan ‘değerlere’ teslim etmiş gözükmektedir. Buradaki değerlerin dokunulamaz olmasının iki yönü vardır; birincisi, anlaşılacağı üzere, ruhun teslim edildiği şeyin ‘değer’ olması, ikincisi ise bu değerlerin ‘tabu’ olmasıdır. Kadın hakları, özgürlük, feminizm, demokrasi, kadın-erkek eşitliği söz konusu değerlerden bazılarıdır. Tabu (dogma) tartışılmaz olan şeylere denir malum… Batı bu değerlerini hiç bir şekilde tartışmaya açmaz.
Geçmişte komünizm fevkalade tehlikeli olarak anlatılırdı bu ülkelerde... Oysa komünizmin narkozsuz yaptığı şeyi Batı zihinleri narkozlayarak halletmektedir. Ama işini profesyonelce yürüttüğünden sıradan insan kendisine dair her ne varsa yok edildiğinin farkında bile değildir. Aynen narkozlanan organın kesilmesi gibi…
Batı sizi sadece de sosyal medya ile takip etmez. Sözgelimi Mamdani seçilmiştir belki New York’a başkan olarak… Ama kullanışlı bir aparat olmasının ötesine geçmesi hiçbir şekilde söz konusu değildir. Ne yaparsın ki, durumun farkında olmayan zihni narkozlanmış kalabalıklar söz konusu zatı Amerika’ya başkan oldu zannediyor.
Batı gerçek anlamda ‘insana’ sahip olmadığından her şeyi kurallara bağlamaya ihtiyaç duymuştur. Hukuk kitaplarının kalınlığı bu soruna işaret eder. Farabi’ye göre adalet insanda fiziksel olarak da mevcuttur. Beyinle kalp birbirini dengeler. Doğal-fıtri olan bu durumun toplumda olmaması o toplumun anormalliğine de işarettir.
Yetkin bir pozisyonda iseniz eğer, insana alan açmalısınız. Bu yetkin pozisyonu kendi lehinize hiç bir şekilde istismar edemezsiniz. Bir hocamızın (S. Mehmet Şen) tanımlamasıyla; ‘hırsız tarifim kısadır; bulunduğu makamı paraya çeviren kimse hırsızdır.’ Emanetçisi olduğunuz makam emriniz altındakilerin sırtından geçinmek için değil, bilakis onların sorumluluğunu sırtınızda taşımak içindir. Biraz da bu yüzden İslam kültürü ‘makam’a talip olmayı pek hoş karşılamamıştır. Büyük şeylere talip olmanın imtihanı da büyük oluyor zira...
Zengin ve güçlü olmanın meşru yöntemleri de vardır elbette... Emanetçisi olduklarınıza (ranta çevirerek) ihanet etmezseniz kendinizi mülkün sahibi tarafından ‘seçilmiş’ olarak bile kabul edebilirsiniz. Zira üzerinde zilyediniz olan mal ya da makamın kullanımı size tevdi edilmiştir adeta; yine mülkün sahibince... Zayıf düştüğünüzde bütün değerler tecavüze uğradığına- uğrayacağına göre, dolaylı olarak zengin ve güçlü olmanız da bir sorumluluktur.
Günümüzde (laisizmle birlikte) oluşturulan algının tersine din (en azından İslam) sadece vicdani ve bireysel sorumlulukla ilgili değil, toplumsal ve siyasal bağlamında da hükümler ihtiva eder. İslam’ın üç temel ayağından birisi olan muamelat (diğer ikisi itikad ve ibadettir) toplumsal sorumluluk ahlakına sahip olmayı ve (mesela zekâtın toplanıp dağıtılması ve bir takım cezai müeyyidelerin uygulanması bakımından) siyasi otoriteyi de bağlayan hükümler içerir. Ancak ne var ki birkaç yüzyıl önce batıda alan hâkimiyeti kazanan seküler düşünce toplumsal değer oluşturan bu kurumları kitlelerin gözünde itibarsızlaştırmıştır. İnsana dair analizlerimiz devam edecek inşaallah…