Derebeyleri bilirsiniz; Ortaçağ Avrupa'sındaki ayrıcalıklı sınıf... Şatolarda yaşar, arazilerinde bir tür köle olan serfleri çalıştırırlardı. Onların hali umurlarında bile değildi; düşünemeyen kuru kalabalıklardı çünkü onlar… Bir gün düşünmeye ve hesap sormaya başladılar. O zamana kadar uydurdukları yalanlar, oluşturdukları korkular artık fayda etmiyordu. Güvenlerini öylesine yitirmişlerdi ki artık ne yapsalar çare yoktu. Oyun bitmiş, gölge oyununun sonuna gelinmişti.

İslam coğrafyası Osmanlı’nın son, cumhuriyetin ilk yüzyılında işte bunu yaşadı. Batı güç sarhoşluğunu öyle abarttı ki (bugün Trump’ta tecessüm eden şey) “insan kavramını bile ‘Batılı’ kalıplarla doğallaştırmıştır. Batılı insan tanımlamasında bazı insan yaşamlarının diğerlerinden daha fazla korunmaya değer olduğu fikri vardır.” (tırnak içi alıntıdır).

Dünya nüfusunun yarısı açlıkla karşı karşıya iken, gene milyonlarca insan mülteci konumuna düşmüşken, söz konusu medeniyet (!) bu insanların haklarını takip etmek yerine kedi köpek beslemekle meşguldür. İnsanın ‘ayarını’ bozdu bir başka deyişle… Eğer bozulan bir ayar varsa, resetlemek, yeni bir başlangıca fırsat vermek gereklidir. 7 Ekim bir milat oldu kanaatimce…

Eğer ‘rahatım bozulmasın yeter,' diyorsanız köle olmaya da razısınız demektir. Köleler köleliklerini yadırgamazlar ki... Bunu dolar karşılığı yapıyor olmanızın bir önemi de yoktur. Bu role razıysanız büyük güçlerle bir sorun da yaşamazsınız. Köleler ağalarıyla hangi sorunu tartışma ya da itiraz etme cesareti gösterebilir ki... Körfez ülkelerinin adeta dolara boğulmuş olması durumu değiştirmiyor mesela… Trilyon dolarlar aktarılıyor ama aşılamayan zihinsel müstemleke, İsrail karşısında da İran karşısında da onları koruyamıyor.

Durum her bir insan için de böyle… Mevlana der ki; "Ey oğul bağlarını kopar ve hür ol... Daha ne zamana kadar altın ve gümüşün bağlısı olacaksın..." Kölelerin en büyük kusuru köleliği içselleştirmeleri yani hallerinden memnun olmalarıdır. Oysa “özgürlüğün en büyük düşmanı halinden memnun olan kölelerdir” (alıntı).

Bilgi bilinç düzeyine çıkarsa kıymetlidir. Çıkar değil, değer merkezli insana ihtiyacımız var. Bilgi ‘bilinç’ düzeyine yükseltilemediğinde bu bilginin zihinsel olarak bir kölelikten farkı kalmamaktadır. Şairin isabetli tesbitle; ‘alışmakla cezalandırma bizi Allah’ım...’ (İlhami Atmaca) https://www.antoloji.com/tanrim-alismakla-cezalandirma-beni-siiri/.

Bir Afrika atasözü der ki; 'aslanlar kendi tarihçilerine sahip olana kadar, avcılık öyküleri her zaman avcıyı yüceltecektir.' Nitekim geçen yüzyılın ilk çeyreğinde “biz düşmandan kurtulmadık, İngiltere Osmanlıdan kurtuldu” (alıntı) mesela... Neyse ki; durumun farkında olanlar var ve çark sünnetullahın bir gereği olarak ‘aslı’na irca ediyor. Aslı… Yani fabrika ayarları… Ya da insan için fıtrata dönüş…

Merkezinde 'insan'ın (nefis merkezli tanımlanan insan) olduğu bir düşünce pagandır (alıntı) bir yandan da... Kur'an'ın tanımlamasıyla 'esfel'dir (en sefil) bu insan... Hâkim düzenin kutsadığı ikonalar önünde saygı ayinlerinde bulunmak böyledir mesela... Epstein bu yüzden meşru!... Ve gerçekten de 'esfel'in zirvesi... Yine bu yüzden LGBT hukuk sistemlerinde kendisine yer buluyor.

Anlaşılacağı üzere sorun insanı tanımlamadaki anormallikte... İnsanın sadece hakkı değil, sorumluluğu da vardır zira... 'İnsan' aslında gerçekten de en güçlü silahtır. Ama bedeniyle değil ruhuyla… Zenginliğiyle değil misyonuyla… Bunu İslam dünyasını sömürge haline getirenler de biliyor ki; önce insan modelinin kafasını çeldiler.

Geçmişten günümüze insan onurunu ayakları altına almayı misyon edinen sözümona medeniyet(!) ve elbette içerideki beslemeler şimdilerde derin bir endişe içerisinde… Ne var ki; onlar istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.