Nasrettin Hoca’ya sormuşlar; “ Hocam eski ayları ne yaparlar?” Hoca da “kırpıp kırpıp yıldız yaparlar” diye cevap verir. Yıldızlarla dolu gökyüzüne bakarak Nasrettin Hoca’nın hazır cevabını hep yerinde bulurum.  “ Eski yılları ne yaparlardı? “ diye sorulsaydı acaba ne cevap verirdi Hocamız? 

Ya siz? Ne yaptınız eski yıllarınızı? Eskiciler de almaz satsanız… Eskiyen eşyalar zaman geliyor antika olup değer kazanırken eski yıllarımıza ne oluyor?  Buruşturup bir kenara atanlardan mısınız? Yoksa ah vah ederek geçip giden yıllara yananlardan mı? Kimimiz geçmişle barışık yaşayabilirken; kimimiz kırgınlıkla, küskünlükle, kahırla yâd ediyoruzdur.

Ya da önce buruşturup attığımız hatta yırtıp parça parça yaptığımız eski yıllarımızı kıymete mi biniyor? Öyle bir zaman geliyor ki bazen pişmanlıkla bazen özlemle arıyoruz. Buruşturduğu yılları özenle aramaya kalkanlar, yırtıkları parçaları birleştirmeye çalışanlar vardır mutlaka.  Aklımıza geldikçe anar dururuz o yıllarımızı. Hep de özlemle, güzellikle, iyilikleri ile.  Sanki kötü yılları biz yaşamadık.

 Ne yaparsak yapalım geçip gidiyor yıllar işte. Hayat bizi yontuyor, yoruyor. Hayat dediğimiz, farklı koşullarda taşıdığımız bir yük gibidir.  Kurduğumuz ilişkilerden, ailemizden, maddi manevi duygularımızdan, hastalıklarımızdan, sağlığımızdan, başarılarımızdan, sorumluluklarımızdan oluşan çizilmiş bir yol. O yolu öyle ya da böyle aşmamız gerekiyor. Geçen zamanı durdurabilmemiz mümkün değil. Öyleyse yaşadıklarımızdan ders alarak gelecek yıllara bakacağız, ömrümüzün yettiğince. 
Yeni bir yıla daha girdik. Heyecanla, umutla, beklentilerle koskoca bir yıl var önümüzde.  Acılar, depremler, terör bitsin isteyerek. Son zamanlarda hemen her yıl bir öncekine göre daha fazla tartışılan “yılbaşı” ile ne zaman ve nasıl tanıştığımızı merak ediyor musunuz?

Osmanlı döneminde Türkiye’de ikisi resmi, dört ayrı yılbaşı vardı. Asırlarca kullandığımız hicri takviminin ilk ayı olan Muharrem’in ilk günü.  19. Yüzyıldan itibaren uygulamaya konan Rumî takviminin başlangıcı, mali yılın ilk günü olan 1 Mart.  Nüfusun daha dar bir kısmının kullandığı, o zamanki ismi “Efrenci takvimi” ilk günü ise Katoliklerin kutladığı 1 Kânunsâni, yani 1 Ocak ille Rum vatandaşlarına mahsus genellikle 13 Ocak’ta olan Ortodoks yılbaşı…

O zamanlar yılın son ayı Zilhicce’nin çıkıp ilk ayı olan Muharrem’in gelmesiyle beraber yeni yıl da gelirdi ama o zamanın yeni senesi resmî ve dinî ağırlıklı kapsamdaydı.
Muharrem’in gelişinin, yani yeni yılın halk tarafından eğlencelerle kutlanması diye bir şey zaten yoktu ve ufak-tefek resmî kutlamalar da genellikle sarayda ve büyük konaklarda yapılırdı. Başta sadrazam olmak üzere zamanın vezirleri ile devletin diğer büyükleri Muharrem’in gelişi nedeniyle saraya gidip padişahı tebrik ederler ve her birine mevkilerine göre “muharremiyye” denen hediyeler dağıtılırdı. Hediye genellikle para olurdu.

Devlet protokolündekilerin de maiyetlerindekilere aynı şekilde muharremiyye vermeleri âdetti. Muharremiyye âdetinin temelinde yeni senenin gelişinin kutlanması değil, eski asırlardan,  Dört Halife Devri’nden beri devam eden bir inanç vardı: Yeni yılın ilk günü alınan parada bereket olduğu ve uğur getireceğine inanılması… Bu sebeple o gün hemen herkes akrabalarından yahut yakınlarından meblâğı az da olsa bir miktar para kopartabilmeye çalışır, hatta bu iş şakaya vardırırlardı. 

 Dostlarının istedikleri borcu o günün 1 Muharrem olduğunu unutarak verenler, karşısındakinin “Yeni seneniz hayırlı olsun!” diyerek parayı öpüp cebine atmasıyla hayrete düşer ve “Nasıl da faka bastım” diye kendilerine kızarlardı.

Muharrem ayının, yani yeni yılın gelmesi işte bu kadarlık bir eğlenceden ibaretti ama yeni seneyi en fazla bekleyenler, zamanın şairleriydi. O gün hükümdara ve devlet büyüklerine hitaben yeni senelerini kutlayan şiirler takdim edilir, okunup takdir görmeleri heyecan içerisinde beklenirdi. Bir-ikisi Türk Edebiyatı’nda seçkin yer edinmiş olan bu şiirlere de “Muharremiyye” denirdi ve yazılış maksatları aynı adı taşıyan meblâğları, yani kese içerisindeki altın “muharremiyye”leri alabilmekti.

Zaman içinde bu dört yılbaşından biri olan 1 Ocak, yıllar sonra diğer üçüne galip geldi! Biz, sosyal hayatımızdaki ilk büyük değişikliği 1839’da ilân edilen Tanzimat Fermanı’nın ardından yaşadık. Halkın sandalye ile tanışması, çatal-bıçak kullanmaya başlaması, nadiren de olsa kadınlı-erkekli davetler verilmesi gibi o zaman için alışılmadık ve çok yeni olan davranışlar, günlük hayattaki değişikliklerin öncüleri oldu…

31 Aralık’ı 1 Ocak’a bağlayan geceye “yılbaşı” dendiğini ve diğer gecelerden daha değişik şekilde, en azından eğlenilerek geçirildiğini de yine Tanzimat sonrasında, başta İstanbul olmak üzere imparatorluğun diğer büyük şehirlerinde yaşayan yabancılardan ve sakinlerini Avrupalıların teşkil ettiği mahallelerden öğrendik.

Yılbaşı kutlaması ile ilk tanışan Türkler, bulundukları yerlerdeki Hristiyan cemaatle temasta bulunan ve o gece verilen davetlere katılanlar oldu ve bu davetlerde tuhaflıklar da yaşandı. Özellikle 19. yüzyılda yabancıların kaleme aldığı seyahatnameler, sakinlerinin çoğunluğunu Hristiyanların teşkil ettiği Galata taraflarındaki yılbaşı davetlerine iştirak eden Türkler’ in nasıl şaşkınlığa düştüklerini eğlendirici üslupla hikâye ederler.

Milâdî yılbaşı, Tanzimat sonrasındaki sosyal yenilikler arasında en yavaş yayılanı oldu, zira yılbaşının 24 Aralık gecesi kutlanan Noel ile karıştırılmasından, Noel’in uzantısı sanılmasından, dolayısıyla da bir “Hristiyan bayramı” zannedilmesi ihtimalinden çekiniliyordu.

Türkiye’nin “yeni yıl” kavramıyla tam olarak 26 Aralık 1925’te çıkartılan ve Miladi takvimi “resmî takvim” yapan kanun sayesinde olmuştur. 

 Böylece yeni takvimi benimsediğimizde, yılbaşı da 1926’ya girerken ilk defa bayram gibi, ama evlerde kutlandı. 1935’te çıkan 2739 sayılı kanunla yılbaşı resmi tatil ilan edildi. O zamana kadar yılbaşının ertesi günü ‘resmi tatil’ değildi ve insanlar gece eğlendikten sonra ertesi gün işlerine gidiyorlardı.

Aslında Türkler yeni yıl kutlamalarına hiç de yabancı değildiler. İlkçağlardan günümüze yılbaşı kutlamaları Narduğan Bayramı olarak kutlana gelmiştir. Türkler, 21 Aralık’ta kutlanan bu bayramda çeşitli ritüeller yaparlardı, örneğin, çam ağacı süslerlerdi, çünkü çam ağacı, hayatın devamlılığını ve yeşermeyi simgelerdi, ayrıca, ateş yakarlar, kurban keserler, hediyeler verirler ve eğlenirlerdi. 

Pek çok konularda olduğu gibi buluşlarımızı, icatlarımızı, yabancılara kaptırmışız. Sahip olamadığımız bazı değerlerimizle, takvimlerimizle güçlü olan diğer devletlere uymak zorunda kalmışız. Her ne ise yıllar öyle de geçiyor, böylede…  Yeni bir yıla girdik işte. Sağlık, mutluluk, başarı dilemekten başka şansımız yok. Dileyelim ki yeni yıl, acısız, gözyaşsız,  ülkemiz, milletimiz ve tüm insanlık için hayırlara vesile olsun. Nice yıllara…