DİLİM BENİM ANAYURDUM

Abone Ol


Hayrettin DURMUŞ





Elimin kalem tutmasında, yazarlar arasında adımın anılmasında pek çok kimsenin etkisi var elbette ancak Türkçeyi ilk öğrendiğim, ninni ve masallarıyla her zaman benim için canlı bir hafıza olan rahmetli anacığımın yeri doldurulamaz katkısı hepsinden fazla. Dilimiz için “Anadili” denmesi boşuna değil. Dil insanın anayurdudur dense yeridir. Eskiler boş yere “Dil giderse il(ülke) gider.” dememişlerdir. Diline sahip çıkamayan iline de sahip çıkamaz. Yurdunu da koruyamaz.  İline sahip olmak diline sahip olmaya bağlıdır bir bakıma. Vatanın manevi sınırlarını korumak söz süvarilerinin işidir.



Dil, kalbin anahtarı, gönül hazinemizin yağmalanmaması için yaptığımız tılsım. Demlendirip konuştukça ağızdan bal akar. Kalp kırmak dilimizden dökülecek bir lafa bakar, gönüller bir sözle sevgiye akar. Dil sustukça şişer, tartıp yutkundukça kelimeler pişer.

 

Sözde fazlalık olabilir, yalan karışabilir cümlelere. Ağızdan maksadını aşarak çıkabilir lakin asla yalan söylemeyen bizi her zaman olduğumuz gibi gösteren bir dil vardır; beden dili

 

Bir dil daha vardır ki kişinin Allah’la arasında sapasağlam bir köprüdür. Perdeler çekilmiş, engeller kalkmıştır aradan. Lisan-ı hal ile huzuruna kabul eder bizi yaratan. İşte bu da hal dili,gönül dili.

 

Nazlı yârin kapısında dil dökeriz. Dilimizden düşmez sevdiklerimizin adı. Duyabilene taş duvarlar da “Dile gelir” konuşur. Acıyla kavrulunca yüreğimiz “Dilimiz tutulur”, bir türlü söyleyemez kara haberi, “Dilimiz damağımıza” yapışır. Şaşkınlıktan “Dili dolaşır.” insanın.

 

Dili durmaz boşboğazın. Uzar bir karış, “pabuç” gibi. Ne de olsa “Dilin kemiği yok”. En olmayacak sözü söyler, en beter haberi pervasızca duyurur. “Dilini eşek arısı soksun.” demeye mecbur bırakır insanı.

 

Kimi tutamazken dilini, kimisi de “Dilinin ucuna” geldiği halde bir türlü söyleyemez diyeceğini, lal olur, sanki dilsizdir dil. Arif olan anlar ve “Dilinin altında bir şey var.” der suskunluğunu bozmak için. Yeter ki bir “bakla” çıkmasın dilinin altından…

 

Dil olmasa halimiz nice olurdu? Bize konuşmak gibi üstün bir meziyet veren Yüceler Yücesine şükrümüzü nasıl sunardık dilsiz? Dilimiz olmasa nasıl kanatlanırdı dualar? Onsuz sesi çıkmazdı en büyük hatiplerin…

 

Nihat Sami Banarlı’nın “Türkçe’nin Sırları”, Feyza Hepçilingirler’in “Böyle Diyor Türkçe Off”, Oktay Sinanoğlu’nun “Türkçe Giderse Türkiye Gider”, “Bye Bye Türkçe” ve Yavuz Bülent Bakiler’in “Sözün Doğrusu” kitaplarını hatırlamakta fayda var.  Bu arada Hakkı Devrim’in Radikal Gazetesindeki “Cihannüma” yazılarını da anmak gerek. Dil yanlışlıklarını çok sıkı takip edip köşesinde açıkladığından kendisine “Dil Zabıtası” denildiğini de hatırlıyorum. İsmail Gaspıralı bizi “Dilde, fikirde, işte” birliğe çağıralı bir asır oldu. Öyleyse el ele gönül gönüle olmak için daha ne bekliyoruz?

 

Dil ana sütü gibi ak ve temiz olmalıdır. Bir damla sirke nasıl sütü bozarsa yanlış bir kelime de dili bozar. Dil “ayna gibidir” denmiştir. Ayna camdandır ama sırlıdır. Cam tozlandığı zaman bırakın uzakları seyretmeyi, yakını bile göremezsiniz. Görüş mesafeniz daralır.

 

Dil de yanar. Dil de yaralanır, yaralar. Ne söylersen söyle, istediğin kadar “Dil dök” bir türlü anlatamazsın kederini kimi zaman. “Dilinde tüy biter”. Ne çare ki o, “Dilinin ucuyla” dinler seni. Asıl mesele gönüldedir.  Yeter ki “Taş bağırlı” olmasın insan.

 

Fazıl Hüsnü Dağlarca ne güzel söylemiş: “Türkçem benim ses bayrağım” diye.

 

Türkçem benim ana dilim, keklik gibi kınalım. Gerçek dosta özümüzü sunalım. “Dil yaresi derin olur”. Dilimizi dilim dilim dilmeyelim ne olur?  Üzülmesin ay yıldızım, solmasın bayrakta alım. Dil hazine anahtarım, dilim gönlümde balım…