Çocukların bayramını kutlamaya hazırlandığımız, 23 Nisan haftasına girdiğimiz bu günlerde iki ayrı şehirde, iki ayrı okulumuzda yaşanan olaylar eğitim camiasını derinden sarstı. Silahla saldıran iki öğrenci, ölümlere ve yaralanmalara neden oldu.
Bu tabloyu sadece “üzüldük” cümlesiyle geçiştiremeyiz. Çünkü bu artık bir duygu meselesi değil, bir yüzleşme meselesidir.
Artık asıl soru şudur: Bu noktaya nasıl gelindi?
Hiçbir çocuk bir sabah uyanıp şiddetin faili olmaz. Bu bir anlık sapma değildir. Bu, yılların biriktirdiği ihmalin, boşluğun ve denetimsizliğin sonucudur.
Önce evlere bakmak gerekir.
Sınırın olmadığı, her davranışın “çocuktur yapar” diyerek geçiştirildiği bir düzen…
Sorumluluk verilmeden büyütülen ama her isteği karşılanan bir çocukluk…
Bunun adı eğitim değildir, sonuç üretir.
Okullara bakmak gerekir.
Öğretmenin otoritesinin sürekli tartışmaya açıldığı,
en temel disiplinin bile “çocuğun psikolojisi bozulmasın” gerekçesiyle geri çekildiği,
her olayda okulu ve öğretmeni hedef alan bir veli anlayışının güçlendiği bir yapı…
Bu düzenin içinde eğitim değil, kontrolsüzlük büyür.
Gerçek nettir: Yaşananlar bireysel değil, sistemsel bir çöküşün sonucudur.
Çünkü sınırın olmadığı yerde davranış gelişmez; taşar.
Duygularını yönetemeyen, öfkesini kontrol edemeyen, sorumluluk bilinci gelişmemiş çocuklar için şiddet zamanla bir tepki değil, bir yöntem haline gelir.
Ortaya çıkan şey “birkaç sorunlu öğrenci” değil, denetimsiz bir yapının ürettiği ağır bir tablodur.
Şimdi sonuçlara bakalım:
Kaybedilen hayatlar…Yaralanan insanlar… Travma yaşayan öğrenciler… Güven duygusu kırılmış öğretmenler… Okula korkuyla giren çocuklar…
Bunları “münferit olay” diye adlandırmak, gerçeği görmemektir.
Bu bir zincirdir. Ve bu zincirin her halkasında sorumluluktan kaçan bir düzen vardır.
Hata tek bir çocukta değildir. Hata tek bir okulda da değildir. Hata, sorumluluğun sürekli ertelendiği bu yapının tamamındadır.
Ev “benim çocuğum yapmaz” diyerek geri çekilirken, okul yetkisiz bırakılırken, sistem bu boşluğu doldurmazken, sonuç değişmez.
İşte en tehlikelisi şudur: Buna alışılıyor.
Artık şaşırmıyoruz. Artık sorgulamıyoruz. Artık sadece izliyoruz.
Bu, çöküşün en sessiz ama en derin halidir.
23 Nisan’a giriyoruz
Sahneler kurulacak, şiirler okunacak, alkışlar yükselecek.
Ama asıl soru şudur: Bir çocuk yanlış yaptığında hiçbir karşılık yoksa, bir öğretmen sözünün karşılığını bulamıyorsa, bir veli her durumda kendini haklı görüyorsa orada eğitim değil, sadece kontrolsüzlük vardır.
Eğer 23 Nisan’ları gerçekten kutlamak istiyorsak, önce çocuklara aile terbiyesini, sorumluluk bilincini, sevgiyi ve manevi değerleri öğretmek zorundayız. Tarihini bilen, milletine ve değerlerine sahip çıkan bireyler yetiştirmeden hiçbir bayram gerçek anlamını bulamaz.
Çünkü 23 Nisan, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün dünya çocuklarına armağan ettiği; egemenliğin ve geleceğin çocuklara emanet edildiği bir bilinç günüdür. Bu bayram, sadece bir kutlama değil, aynı zamanda bir sorumluluk ilanıdır.
Bu sorumluluk; ailede başlar, okulda şekillenir, toplumda karaktere dönüşür. Aile terbiyesi almış, sınırları öğrenmiş, sorumluluk duygusu gelişmiş, sevmeyi bilen, manevi değerlerle büyüyen ve tarihine sahip çıkan çocuklarla 23 Nisan gerçek anlamını bulur.
Bunlar yoksa, geriye kalan şey bayram değil; sadece adı bayram olan bir gösteriden ibarettir.
Ve hiçbir gösteri, gerçeğin yerini tutmaz.