VATANSIZ DÜNYÂ VATANDAŞI ÜZERİNE SÖYLEŞİ
Ramazan DEMİR

Ramazan DEMİR

yazıyor...

VATANSIZ DÜNYÂ VATANDAŞI ÜZERİNE SÖYLEŞİ

29 Ağustos 2019 - 15:25

Önce Vatan Gazetesi Köşe Yazarı Oğuz Çetinoğlu, köşe yazarımız RAMAZAN DEMİR; ‘VATANSIZ DÜNYÂ VATANDAŞI’ konusunda bir söyleşi gerçekleştirdi.

İŞTE O SÖYLEŞİ:

 

Oğuz Çetinoğlu: Vatan duygusu’ kavramı hakkındaki değerlendirmenizle röportajımıza başlayabilir miyiz?

Ramazan Demir: Dünyânın her yerinde vatan duygusu; barınılan, ekilen, biçilen anlamında tek tiptir. Buna seküler vatan anlayışı da diyebiliriz. Seküler vatan anlayışında, gerek vatanın elde edilmesinde, gerekse başka vatanlara müdâhalede, iyi veya kötü her yol yürünebilir bir yoldur. Dünyâda işgalci güçlerin, hiç yoktan nereleri nasıl işgal ettiğini düşünürsek, yok yere işgalin ne demek olduğu ve onların vatandan ne anladığı daha iyi anlaşılır. 

İslâm inancında ‘vatan sevgisi imandandır.’ İslâm’da vatan, vatanlardan bir vatan veya Dünyânın tamamı olmayıp; özel, olmazsa olmaz ve nev-i şahsına münhasırdır. Vatan kavramının sâdece İslâm’da tasnifi vardır; dâru’l-İslâm, daru’l-harp… Bu kavramlar konumuza bakış açısı veriyor, ancak ayrı bir sohbet konusu olabilir. 

Çetinoğlu: Afedersiniz… ‘Vatan sevgisi imandandır’ sözü Kur’ân-ı Kerîm’de yer almıyor. Hadis olup olmadığı hususunda da ihtilâflar var. Bir kısım âlimler: ‘Bu ifâde, mevzu hâdis olmakla birlikte mantıken doğrudur’ diyorlar. Bir kısım âlimler de mantıken de yanlış olduğunu iddia ediyorlar ve iddialarını şu hükümle temellendiriyorlar: ‘Kur’ân-Kerîm, vatan müdafaasını emretmekle birlikte, Îman’ın şartları arasında ‘vatan sevgisi’ olarak tercüme edilebilecek veya yorumlanacak bir ifâde yer almamaktadır. İfâdenin mefhum-u muhalifinden, vatanını sevmeyen bir insanın imanının olmadığı veya hiç değilse zayıf olduğu mânâsı çıkarılır. Ki bu düşünce yanlıştır.’  Şahsen bir Türk milliyetçisi olarak ‘Vatanı sevmenin en tabiî hak ve daha önemlisi, mukaddes bir vazife’ olduğuna inanmakla birlikte fitneye sebebiyet vermemek maksadıyla bu ifâdenin ‘hadis’ olarak etiketlenmesinin doğru olmadığı kanaatindeyim. Peygamberimiz (sav) Efendimiz’in vatanını sevdiği, sünnetiyle vâriddir. Rivâyet edilir ki, ‘Medine’ye hicret etmek üzere Mekke’yi terk ederken, şehrin son görüntülerine bakmış ve mübârek gözlerinin yaşarmasına engel olamamıştır.’ O yaşları, vatan sevgisinden başka bir duygunun tezâhürü olarak yorumlamak hatâ olur. İlâhiyatçı değilim. Bunlar benim şahsî düşüncelerimdir. Yanılmış olmaktan Allah’a (cc) sığınırım. 

Siz de yorumlarınızı lütfeder misiniz?  

Demir: Vatan sevgisini tartışmasız imandan saymazsak, şehit kavramının önemini, emrediciliğini gözden kaçırırız. İslâm’da ‘kahraman desinler’ diye bir savaşma biçimi yoktur. Sâdece şehit kavramının önemi, vatan sevgisinin gerçekten imandan olduğuna mutlak delildir. Ayrıca Kur’ân’da, mallarımızla, canlarımızla Allah yolunda gayret edip savaşmayı emreden âyetleri de dikkate aldığımızda, vatan sevgisiz bir imanın, Kur’ândaki gerçeklerle bağdaşmadığı görülür.Vatanı öne çıkaran her âyet imandan bir cüzdür. Vatan sevgisi şehitlik ve savaşmak gibi muhkem ayetlerle sâbittir. Gelelim vatanın niçin sevildiğine… Güvenli bir vatan olmazsa, Cuma namazı kılınamayacağı, Allah’ın bilumum emirlerinin huzur içinde ve eksiksiz yerine getirilemeyeceği izahtan varestedir. İstiklal harbinde bazı âlimlerin, vatan güven altına alınmadan, cuma namazı kılınamayacağı fetvâsı ilelebet geçerlidir. Güvenli bir vatan, İslâm’ın yaşanmasına temel teşkil eder. Kim bir kavme benzemeye çalışırsa, o da onlardandır’ hadisi şerifini de dikkate aldığımızda, İslâm inancında hem vatan, hem de kişinin fiillerinin neler olabileceği, İslâm’ın tâyin ettiği ölçüler doğrultusunda kayıt ve kontrol altındadır. Bunların ayrıcalığına sadakati olan,  ayrıntısını öğrenir ve riâyet eder. 

Günümüzde insanların neredeyse tamamının (yüzde takdiri sizin olsun) birbirine benzediği, doğumdan ölüme, anaokulundan üniversiteye, inanç ve amel konusunda tam bir dünyevîleşme, din dışılık (vakıaları), kimseye sır değil. Eğitim, insan ilişkileri, meslek edinme, futbol, sinema, tâtil, mefruşat, bağımlılıklar,  ithal kavramlar, moda, müzik, marka, medya ve onlarca konuda, besmeleyi dışlayan, besmele dışı süreçlerin hükümran olduğu biliniyor… 

 

Çetinoğlu: Bunlar sizce ne mânâya geliyor?

Demir: İnsanların kimliğinde tâyin edici olan ve onları yöneten en temel âmiller, bu saydığımız beğeni ve arzulardır. Besmele dışı beğeni ve arzular zinciri, insanları gönüllülük esası ile esir etmiştir; ancak bu esâret değil ‘hürriyet’ olarak algılanıyor. Bu beğeni ve arzular zincirine bağlananları, standart insan tipi diye tanımlayacağız. Yeryüzünün yegâne iktidarı insanların beğeni ve arzularını yönetenlerdir. Bundan ötesi lojistik yönetmendir. İaşe ve ibâte taburudur; kolluk kuvvetlerine vaziyet etmektir. Dünyâ; beğeni ve arzuları yönetenlerin ellerinde dönüyor.

Çetinoğlu: Hocam biraz mübâlağalı, yenilerin tâbiri ile ‘abartılı’ bir ifâde olmadı mı? En azından sizin gibi, benim gibi düşünen insanları -ki sayılarının az olduğunu söylemeye hakkımız yok. O halde- onları da ‘yok’ sayamayız.

Demir: Doğru düşünen insanların olması başka şey; Dünyâya hükümran olan yaşama biçimi daha başka şeydir… Dünyâya damgasını vuran yaşama biçimini, Dünyâya egemen güçlerin zihniyetine uygun olan beğeni arzular zinciri tâyin ediyor. Bunların, moda, finans, müzik, cihanşümul organize tuzaklar (besmeleyi dışlayan bilumum yarışmalar), sinema, imaj, marka, uyuşturucu, pazar payı silah sanayinden fazla olan cinsellik, mefruşat ve özetle tüketim olduğunu hatırlarsak, tespitimizin abartılı olmadığı, Anadolu’daki yaşama biçiminin (çok sınırlı bir miktar hariç), Avrupa’nın taklitçisi olduğu kimseye sır değil.  ‘Taklitçiler asıllarını yaşatır’ sözünü hatırlayalım.

Çetinoğlu: İçimizde ve dışımızda ‘toplum mühendisliğine özenen, insanı yeniden şekillendirmeye çalışan beynelmilelcilere dikkat çekiyorsunuz. Mükemmel… 

Demir: Beğeni ve arzular zincirine esir olan standart insan tipi, vatansız dünyâ vatandaşının temelini, mayasını oluşturuyor. Bunun devamında, ‘vatansız, dinsiz, milliyetsiz’ bir tek Dünyâ devleti, tek kutuplu bir Dünyânın kurulmasına zemin hazırlıyor. Tek kutuplu Dünyânın esasen küreselleşmeden (benim tanımımla küreselleşme çukurundan) başkası olmadığı ayrı bir konuşmaya konu olabilir.

Vatansız Dünyâ vatandaşı kavramını ben telaffuz ettim. Yeni kurbağa dilinde buna ‘kavramsallaştırma’ diyorlar.  Vatansız Dünyâ vatandaşı olmayı veya yetiştirmeyi mârifet sayan itiraf gibi deliller var. Nice kurumun duvarlarında okumuşsunuzdur: ‘Dünyâ vatandaşı yetiştiriyoruz.’ Ama cümlenin önüne bir kelime ekleyeceğiz: ‘Vatansız!’ Esâsen ve zımnen şöyle demiş oluyorlar: ‘Vatansız Dünyâ vatandaşı yetiştiriyoruz.’ 

Çetinoğlu: Müsaadenizle bir ara sorum olacak: ‘Ekleyeceğiz’ dediniz. Dördüncü çoğul şahıs kipi kullandığınıza göre… bir ekip çalışması mı söz konusu? 

Demir: Onu ben ekledim. ‘Dünyâ vatandaşı yetiştiriyoruz’ diyorlar ya! Evet, doğru, ancak bu ifâdenin başına ‘vatansız’ ifadesini eklediğimizde, denklem tamamlanıyor. Çünkü Anadolu değerlerinde vatan kırmızıçizgileri olan bir vakıa… Anadolu’da bir vatandaş yetiştireceksiniz; Dünyâ vatandaşı diye tanımlanacak. Değerler bütün Dünyâya hükümran değil ki, yetiştirilene Dünyâ vatandaşı denilebilsin!

 

Çetinoğlu: Dünyâ vatandaşı’ kavramını nasıl yorumluyorsunuz?

Demir: Dünyâ vatandaşı ifâdesinden, ‘Türkiye vatandaşı’ anlamını çıkarmak imkânsız olduğuna göre, Dünyâ vatandaşı, küreselleşme denilen ve egemen Dünyâ değerlerini (saydığımız beğeni ve arzuları) yadırgamayan, alan kişi demektir… Çünkü Anadolu değerlerini kuşanmak, söylediğimiz gibi; kırmızıçizgileri olan bir şey… Dünyâ vatandaşı,  bir ülkeye has olmayıp, dünyânın her yerine ‘ayak uyduran’, her ülkeye vatandaş olabilendir. Dünyânın her hangi bir yerinde, meslekte seçici davranıp, oturup kalkmak, ticâret vs. yapmak, bir kurumda çalışmak başka şey; her ülkeye vatandaş olacak kadar, her ülkeyi içine sindirmek, her ülkenin vatandaşlığına soyunmak daha başka şey! Tevfik Fikret; ‘vatanım rûyi zemin, milletim nev-i beşer’ demiştir. Böyle başladı bu Dünyâ vatandaşlığı…

Çetinoğlu: Oğlu Halûk’u bile Dünyâ vatandaşı yapamadı. Ancak Amerikan vatandaşı yapabildi… Peki Efendim… Buyrunuz… 

Demir: Bağlayıcı olan tek kişi örnekliği değil; zihniyet… Kaldı ki Halûk Hıristiyan din görevlisi oldu. Günümüzde bir ülkenin bağımsızlık göstergeleri, sembolü, marşı, camisi, kilisesi, havrası vs. olması, Dünyânın her yerinde vatansız Dünyâ vatandaşı miktarının, Dünyânın tamamını oluşturduğu gerçeğini değiştirmez. Paris’ten Türkiye’ye,  Türkiye’den Roma’ya, Roma’dan Prag’a bakıldığında;  Dünyânın tek düzeliği, standart insan tipi görünür. Göremeyen, gözden ve gönülden âmâdır. Yedi düvel; ne giydiğinin, yediğinin, seyrettiğinin, beğeni ve arzularının neler olduğunun farkında… Türkiye gibi ülkeler ise kendimizi batıya nasıl benzetsek diye çırpınıyor; aradaki fark bu! Türkiye’de, kendi binasının, işyerinin isminden tutun, her şeyinin adını yabancı kelimelerden seçiyorlar. Neden? Çünkü ‘mağluplar galipleri taklit eder.’ Frenk mukallitliğinin temeli dildir. 

Çetinoğlu: Hassasiyetiniz her türlü takdirin üzerindedir. Teşekkür ederim. Dildeki bozulmalar çok kişinin yüreğini dağlıyor. İmanlı inançlı, vatansever insanlarımızın bir kısmı iyimser, bir kısmı da ikazlarına devam ediyor. ‘İkazlarını sürdürenlere’ değil, ‘İkazlarına devam edenlere’ yardımcı olmak hepimizin vazifesi. 

İmanlı kişilere ümitsizlik haramdır. Teslimiyetçi zihniyet sâhipleri her zaman her yerde olmuştur. ‘Öldük, bittik mahvolduk’ düşüncesi bizi tükenişe götürür.  İçeriden ve dışarıdan öldürmeye, bitirmeye, tüketmeye, mahvetmeye, yok etmeye çalışanlar var. Hep birlikte direneceğiz. Azınlıkta değiliz. Başaracağız. 1920’ler öncesindeki şartlardan daha kötü durumda değiliz. O zaman başardık, yine başarırız. 

Derim ki Ramazan Bey; Türkiye’yi, Müslüman Türk milletini bitirmeye çalışanların başarılarına alkış tutmaktansa, onlarla mücâdele etmeye ve başarmaya azimli kardeşlerimize destek ve moral vermek daha faydalı olur. Bize yakışan budur. 

Demir: Müktesebâtında, ‘felsefe-kültür-ideoloji’ teslisini, tevhidi filtreden geçiren bir metin bulunmayan Türkiye’nin ve her ülkenin, kaçınılmaz akıbeti vatansız Dünyâ vatandaşı yetiştirmektir. Halep orada ise Türkiye ve yedi düvel görüntüsü ‘ekranlarda’…Bizim dinimiz zâhire göre hükmeder.

Teslis dâhil, yaklaşık on kavramın, Türkiye’de düşünce Dünyâsını (henüz topraklarımızı değil) esir aldığını, kamuya hitâben konuşma fırsatı verilirse, izah değil ‘ispat’ edebilirim. Daniel De Foe’a atfedilen söz: ‘Bir insanın benden başka herkes yanılıyor demesi çok zordur; ama gerçekten yanılıyorsa o ne yapsın?’ Ne kimliğimizi, medeniyet ve de bilgi sistemlerimizi ithal kavramlarla tanımlayamayız. ‘Çünkü bir şey, nasıl tanımlarsa, o şey, tanımlayanı ifâde eder. Kavramlar başkalarından alınıyorsa, kendi gerçekliğimizi başkalarının kavramları üzerine ifâde ediyoruz demektir. O artık, bizim gerçekliğimiz değildir. Aslında kavramı ortaya koyan, gerçekliğe de sâhip olur.’  (Prof. İbrahim Kalın, Uluslararası Taşköprülü zade sempozyumu) Bu teslis, ‘küreselleşme’ denilen tek Dünyâ devletinin dilidir. 

 Çetinoğlu: Efendim, Müsaadenizle başka bir konuya geçmek istiyorum: İslâm Dünyâsı ile alakalı, ilişkili ve bağları bulunan düşünce sâhiplerine, ilim erbabına sık sık soruyorum. Size de sorayım: ‘İslâm Dünyâsı’ diye bir kavram var mı? Aynı arazide her biri yekdiğerinden daha besleyici ve daha leziz meyveler veren, aynı topraktan, aynı cevherden beslenmelerine rağmen birbirinden habersiz ağaçlar misâli Müslüman devletlerden mi bahsetmek durumundayız? 

Demir:İslâm Dünyâsı’ diyebileceğimiz, bütünlük arz eden, kendine has ölçüleri olan bir Dünyâ yok. Bu ifâde, muhtelif coğrafyalarda, adedi az veya çok olan Müslümanlar için ‘târif gereği’ kullanılıyor.  İnsanlar tarafından sanki böyle bir Dünyâ varmış gibi algılanıyor. Kişinin bilgisi, basireti yoksa algı operasyonu, sâdece ‘karşı’ tarafın değil; insanın kendi kendine uyguladığı bir zorbalıktır.

Bunun tam tersine; kapitalist Dünyâ, Dünyâ düzeni, yedi düvel, emperyalist Dünyâ ve bunların tamamının küreselleşme çukuruna çakıldığı bir Dünyâ var.

Dünyânın muhtelif coğrafyalarında, insanlardan bâzıları, Allah’ın hükmü ile hükmedilmediğini dile getirirler. İşte buna yöntem meselesi denir. Nereden başlanacağını bilmeme meselesi… Usul bilmeyen vusul bilmez. Allah’ın hükmü ile hükmetmek, aklına geldiği bir yerde ve aklına geldiği zamanda uygulanabilecek bir uygulama değildir…

Günümüzde, Dünyânın her yerinde, duruma vaziyet etmek isteyenler, şu anda devam etmekte olan Dünyâdaki müesses nizam üzerinden, ‘ben daha iyisini yapacağım’ diyerek varlık gösteriyorlar. Allah’ın hükmü konusunda beklentiye girmeyi gerektirecek bir pozisyon yok… İyi niyetli nice insanın, Allah’ın hükmü konusunu dile getirmesi, yöntem meselesi ile ilgili bir şey… Bir kişi hayra alâmet bir şey yapmak istiyorsa, sistem bâzında değil; kişi bâzında gayretlerde bulunabilir. Kişi bâzında Müslümanlığa ‘sadakat’ nasıl olur? Ekran başında, stadyumda, tüketim ve modada, finans ortamında, müzikte harcadığı saniye ve kuruşların hesabını nasıl vereceğinin tedbirini almayan için her yol mubahtır. Fatiha’ya nüfuz eden, hesabını bilir.

Allah’ın hükmünü dile getiren kişi belki de hiçbir tarafın taraftarı bile değil; olsa bile mutabakat olmayan bir konuda muamelat (beklenti) olmaz… Bir kişi Kur-ân’ı ve Peygamberimizin hayatını didik didik edercesine okur, notlar alır,  defterler tutar ve anlar; işte o kişi ne yapacağını, ne talep edeceğini biliyor demektir.

Bir kişi kendi adına yapması gerekenleri henüz yapmazken, toplum bâzında uygulamalar beklemek boşuna... Demek ki önce aynaya bakacağız. Biraz sonra ölürsek, Allah bize ‘falan coğrafyayı neden kurtarmadın’ demeyecek. Önce farzlar ve büyük günahlardan sorulacak. Bunu bilen; nefsinden başlayıp, yakından uzağa nasıl bir seyir çizgisi izleyeceğini bilir. Dediğimiz gibi; sadakati olan öğrenir… Allah’ın hükümlerini her Müslüman talep eder; ama İslâm Dünyâsı diye bir Dünyâ, veya bu konuda bir irâde, mutabakat yok! Dünyânın içine çakıldığı küreselleşme çukuru var. ‘Ekranlar, reklamlar, vitrinler, tabelalar’ dörtlüsüne biat eden için Allah’ın hükmü değil, küreselleşme çukurunun hükümleri geçerlidir… Bir zamanlar Allah’ın hükmünden bahsedenler artık bunu kendilerine bile itiraf edemiyorlar. Çünkü yedi düvele ait ne varsa (medya, müzik, moda, futbol, finans, sinema, imaj) hepsi ‘yeşile’ boyandı…

 

RAMAZAN DEMİR:

1956’da, Afyonkarahisar’in ilçesi Şuhut’a bağlı Karaadilli’de beldesi’nde doğdu. İlköğrenimini kendi kasabasında, Orta öğrenimini Afyon’da, Yüksek öğrenimini, 1982 yılında Konya Yüksek İslâm Enstitüsü’nde tamamladı. 2006’da öğretmenlikten emekli oldu. Evli ve üç çocuk babasıdır...

Diyanet / Hakses, Özgün İrâde, Yeni Şafak, Kitap Dergisi, İktibas, Selam, Odak, Afyonhaber gazetesi gibi, çeşitli gazete ve dergilerde, şiir, deneme ve tenkit yazıları yayınlandı. 


Kaynak: https://www.oncevatan.com.tr/din-dersleri-emekli-ogretmeni-ramazan-demir-ile-sohbet-makale,46072.html

Önce Vatan Gazetesi

YORUMLAR

  • 0 Yorum