BİR GARİP SANDIKLI ÖYKÜSÜ...
Reklam
Prof. Dr. Ahmet İNAM

Prof. Dr. Ahmet İNAM

FELSEFE VE EĞİTİM ÜZERİNE...

BİR GARİP SANDIKLI ÖYKÜSÜ...

09 Ekim 2018 - 09:08

Ben 1963'den beri dergilerde yazmaktayım. Edebiyatla başladım. Şiirle. Hâlâ mensur şiirlerim Antalya'da yayımlanan Simge dergisinde çıkıyor.

Babam Âta İnam, Eminlikler'den. Dedem Ahmet İnam, Sandıklı Mezarlığında istirahattedır; rahmetli, Cumhuriyet'in Zabıt Katibleridendir. Nakşî tarikatine mensubdu. Annem Melihâ Öner, İmamlar'dan. Dedem İbrahim Öner, uzun yıllar Ulu Camiî imamlığını yapmıştır. İki dedemin de yaşlılıklarını hatırlıyorum. Yazık ki aramızda olumlu bir muhabbet oluşamadı.

Amcam Ali İnam, askerdi, yarbayken kaybettik kendisini, hayat dolu, sevimli bir insandı. Teyzem Zeliha Seyman, Ulu Camiî'in hemen arkasında manifaturacılık yapan Yusuf Seyman'ın eşiydi, Yusuf Enişte'm ilginç biriydi, çocukları seven, candan bir insandı. Dayılarımın benim düşünce hayatıma doğrudan olmasa da dolaylı etkileri olmuştur.

Büyük dayım, Mustafa Öner, İmam Hatip okulu mezunu, sonradan ilkokul öğretmenliğine geçmiş, aydın bir kişiydi. Kendini aşmak isteyen, sorumlulk sahibi, çocuk ruhlu candan biriydi. Şimdilerde yitirdiğim bir şiir yazmıştım ona: "Dayımın Göbeği".

Küçük dayım, hukuk ve mülkiye mezunu Sandıklı'da avukatlık yapmış, eski bir kaymakamdı. Bir dönem Afyon Milletvekili olarak meclise girmiş (CHP'den, Ecevit zamanında) kültürlü bir insandı. Kendisiyle sınırlı da olsa yaptığım sohbetlerden çok yararlanmışımdır.

Babam İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi mezunu askeri öğretmendi. Onu, "Gönülden Bilime" adlı kitabımda yazdım (Hece Yayınları, 2002). Mesleği dolayısıyla hep Konya ve İstanbul gibi büyük şehirlerde geçti çocukluğum.

Annem ben İstanbul'da ilkokul üçüncü sınıftayken şizofreni teşhisiyle, önce askeri hastaneye sonra da Bakırköy'e yatınca babam, kardeşimle (Benden iki yaş küçük erkek kardeşim ,şu an Ankara Sosyal Sigortalar Hastanesinde başarılı bir dahiliye uzmanıdır!) beni halamla dayımın yanına gönderdi (Halam Ummahan İnam'la Büyük dayım Mustafa Öner birbirleriyle evliydiler!)

Sandıklı Serüvenim, 1957'de bu zorunlu göçle başladı. Zor günlerdi. Duygulu, içi enerjiyle dolu, yalnız bir çocuktum. Çok haylazdım. Teneffüslerde "gıynaşıklık" ettiğimden, okulun girişindeki saatin altında "dinelme" cezası alırdım. (Şimdi ABD'de başarılı bir mühendis olan küçük dayımın çok zeki oğlu Prof. Dr. Mete Öner'le birlikte!) Saatin altında dikilmiş bu haylaz çocukların önünden bütün bir okul öğrencileri alay ederek geçerlerdi. Bu olay benim felsefeye yönelmemi belirlemiş olabilir.

Çetinkaya İlkokulu'nun bahçesinden görülen başı dumanlı dağlar beni çok etkilemişti. Sandıklı'nın doğasında inanılmaz gizliliklerin saklı olduğuna hep inanmışımdır. Toprağından, derelerinden bu dünyaya ait olmayan varlıkların çıkıp, kulağıma kainat hakkında sırlar fısıldayacaklarına inanırdım. Doğrusu, çocukca ama, hâlâ inanırım. Sandıklı halkı, hayata bakışlarındaki içtenlikleri, aralarındaki çekişmeleriyle hep ilgimi çekmiştir.

Sandıklı'da konuşulan dili sevmişimdir, bu dilin sesi kimi zaman yazılarıma geçmiştir. Elbette kimseyle şiirden, kafamdaki düşüncelerden konuşamadım, benim yalnızlığımı içe kapanıklığımı arttırdı ortamın düşünce çoraklığı. Yine de insanların iç dünyaları, duygularını yaşayışları bana çok şey öğretti.

Sandıklı insanı kapalı bir toplumun insanı idi. Dinle bütünleşmiş bir yaşam içindeydiler. Bu beni hiç rahatsız etmedi. İmam dedemin ardında namaza durdum. Bana iç dünyasını açmasını bekledim, dindar büyüklerimin; nedense yapmadılar. Dinle duygularım arasında bağı o zamanlar oluşturamadım. Sınırsız olduğunu sandığım düşlerimi kucaklayacak yaşam biçimi, okulun ve caminin dışına taştı böylece. Sandıklı, yalnızlığım, anasızlığım, çaresizliğimdi. Geceleri yatağımda uzun uzun ağladığımı anımsıyorum. Sandıklı umudumdu, öte yandan. Baharda afyon tarlalarının içinden söylediğim türküler, o yaşta aşık olup penceresinin önünde saatlerce nöbet tuttuğum sevgililerimi verdi bana Sandıklı. Soğuk kış günlerinde, "kuzine" nin sıcaklığı çevresine oturmuş insanların sohbetlerinde hayatın iç dünyamda açtığı zenginliği, Sandıklı'yla yaşadım ben; insanların birbirlerine taktıkları lakapların ardında yatan derin psikolojik gözlemler bana çok şey öğretti. Sandıklı'yı hep kendime özgü yanıyla, bir mahrem dünyayı yaşar gibi yaşadım. Herkesin gittiği yerler, sevdiği şeyler ilgimiçekmedi. Kısaca ben Sandıklı'yı bir duygu olarak yaşadım, bir toplum olarak değil.

İlkokul bitince, Sandıklı'dan ayrıldım.

İstanbul'da bir askeri orta okula Selimiye Askeri Orta Okuluna girdim. Sonra Haydarpaşa lisesini ve ODTÜ Elektrik mühendisliği bölümünü bitirdim. Felsefe okumasam çıldırabilirdim. Henüz çıldırmadım. Felsefe okudum. Felsefeyi yaşıyorum. Sandıklı'yı unutmadım. Orada bizim dilimize, geçmişimize dâir çok önemli ipuçları yakaladım. Ömrüm yeterse o topraklardan kaynaklanan bir felsefe yapma tarzının nasıl olabileceğini araştıracağım. Sandıklı'lı olmak beni ben kılan bir özellik.

Yıllarca Sandıklı dışında yaşadım. Kökümse, orada, o Sandıklı topraklarında. Felsefeci olarak o topraklara borcum var benim.

Dindar değilim. Dine saygım var. Beni o şekillendirdi. Yaşadığımız hayat bizden büyük sorumluluklar bekliyor. Kültürümüz yeni yorumlar bekliyor. Sandıklı'dan çıkıp tüm insanlığa ait olan evrensel hayata özgü sözler söylemeye çalışmanın heyacanı ile doluyum. Ömrüm buna yetmese de Sandıklı'lı gençlerin bir gün, benim yaşadığım düşünsel heyacanın ateşini taşıyacaklarını umuyorum.

 

* Bu yazı sevgili Mustafa Uğur Başer'in sorularına verilen yanıtlardan oluşmuştur.

 

21 Aralık 2002, Ankara

YORUMLAR

  • 0 Yorum