Mürşide AYHAN

Mürşide AYHAN

HAYATA DOKUNANLAR

TURLADIK

29 Temmuz 2019 - 10:37


 
        Bu sefer gidiyoruz. Hem de Doğu Karadeniz turuna. Yıllardır hayalini kurduğumuz, eş dost toplantılarında dile getirdiğimiz gezilerden biri Doğu Karadeniz turu… Kış geldi mi başlarız tatil planları yapmaya…
        ‘’Denize mi gidelim, yaylaya mı gidelim? Yurt dışına mı çıkalım?  Kültür turu mu olsun? İnanç turu mu olsun?’’ Sanki paramız çokmuş ta gidecek yeri belirleyemiyormuş havalarında bir türlü karar veremiyorduk.
        Neyse efendim, araştırırken soruştururken, elimizde yığın yığın tanıtım kartları ile birlikte kararı verdik. 5 gece 6 günlük bir tur... Karar verdik diyorum ama hayatta verdiğimiz en önemli kararları verirken bile bu kadar düşünmedik. Daha önce turlara katılanlara, gezip gelenlere soruyoruz.
     -Bu tur nasıl memnun oldunuz mu? Telefon ediyoruz başkasına,

  • Kaça gittiniz,  nasıldı gezi?
         Kimi beğenmiş kimi beğenmemiş. Kendimizce en uygununu tespit edip gününü ayarladık bekliyoruz gideceğiz…
                Hareket saatimiz gece 23.30 da.  O saate kadar hazırlıklarımız yıldırım hızıyla tamamlandı. İki bavul, bir sırt çantası,  fotoğraf makinesi, tablet, telefonlarımız el çantalarımız yolculuğa hazırız. Yine de içimde bir şey unuttuk hissi var.
       Otobüsümüz dediği yerde bekliyor. Hemen bindik. Loş karanlık içinde kaptanımız bizi buyur etti, yardımcısı eşyalarımızı bagaja yerleştirdi. Yerimizi gösterdi, arkalara doğru yan yan, sendeleye sendeleye yürüyerek oturduk yerimize. Bagaja koymadığımız öteberiyi de oturduğumuz yerin üstündeki raflara koyduk. Otomobil henüz boştu. Bizden önce gelen yaşlı çiftte bizden 3- 4 sıra öndeydi. Karanlıkta birbirimizi görmemezlikten geldik. Otobüsümüz hareket etti. Başka noktalardan yolcularını alarak Çorum’a kadar geldik. Binen her yolcu bir panik halinde yerine yerleşiyor, karanlıkta el yordamı ile koltuğuna oturmaya çalışıyor. Arkada olduğumuz için gelenlerin gölgelerinden neler yaptığını anlayabiliyorduk. Grupla gelenlerde vardı. Sessizliği onlar bozuyordu.
        Kimi yerini beğenmiyor, kimi havalandırmayı aç diyor, kimi havalandırmayı kapat. Nihayet yerleştik,
        İhtiyaç molalarında hepimiz iniyoruz otobüsten, sonra da yumurtadan yeni çıkmış civcivler gibi otobüsümüzün yanına sokuluyorduk. Ya otobüs bizi bırakır giderse, ya yanlış otobüse binersek kaygılarıyla tura gidecek yolcuları görme fırsatımız oluyor. Herkes birbirine yabancı, tanışamamanın verdiği soğuklukla usulen gülümsüyorduk.
        Günden tasarruf etmek için,   gece boyu yol gittik. Huyum kurusun hiçbir zaman gece yolculuğunda uyuyamam. Sanki ben uyumazsam otobüse bir şey olmayacakmış gibi beklerim şoförü, hoş şoförü gördüğümde yok ya.  İyice gömülmüş alçaktaki koltuğuna. Dikiz aynalarından da görünmüyor. Olsun ben yine de uyumam.
        Otobüsün içi iyice karanlıklaştı, söndürüldü bütün ışıklar. Camdan dışarı baksam da bir şey görünmüyor. Boş boş karanlığa bakıyorum. Arada bir yerleşim yerlerine geldikçe ışık huzmesi yalayıp gidiyor. Uyuyanların horlama sesleriyle sabah gün ışıdı. Samsuna geldik.
       İlk işimiz Atamızın anıtı önünde grup hatıra fotoğrafı çektirmek oldu. Cep telefonlarımızla yer bildirimi yapıp ‘’Samsun’ a çıktık’’ diyerek Çektiğimiz bütün fotoğrafları yükledik. Kameramız, tabletimiz fotoğraf makinemiz hepside faaliyette. Hepsiyle de çekiniyoruz fotoğraflarımızı.
       Minnet duygularımız, Vatanseverlik ile karışıyor. Atamızın Samsun’a ayak bastığı noktada balmumu heykelleri ile Atatürk ve yanındaki subayların canlandırıldığı tarih platformunu yürüyerek o günleri yaşıyoruz. Büyük kurtarıcımızı bir kez daha saygıyla anıyoruz. Samsun demek; Atatürk demek, Türkiye demek. Gezdiğimiz Bandırma vapuru, Gazi müzesi anılarla dopdolu…
       Karadeniz’e gelinir de çay içilmez mi? İçtik ama hayal kırıklığı yaşadım. Süzülmeden verilen çayların hiç tadını alamadım. Burası çay bölgesi güzel kokulu demli çay bekliyordum. Üstelik çayı süzmeden içmek gerekiyormuş içinde çay taneleri ile.
       Rehberimiz bizi Samsun’dan zor topladı. Hepimiz çil yavrusu gibi bir yana dağılmışız. Bize verilen saatte meydanda toplanmamız gerekirken akraba grubu yoktu ortalıkta. Kaybolmuşlar. Neyse ki cep telefon numaralarımız hem rehberimiz de, hem de şoförümüzde var. Arandılar yarım saate yakın bekledik bu grubu. Geç kalanların hepsi kadın; teyzeler ve yeğenleri…
        ‘’Bir daha geç kalan olursa hepimize dondurma ısmarlayacak’’ rehberimiz cezalandırma yöntemini böyle açıkladı. Öğle yemeğini yemek üzere Ordu’ya doğru yola çıktık.  Hâlâ birbirimize yabancıydık, aynı masalarda yemek yediğimiz halde yokmuşlar gibi davranıyorduk. Herkesten önce masalarda yer kapmaya, tuvaletlere herkesten önce gitmeye devam ediyoruz. Bu yabancı tavırlarımız rehberimizin gözünden kaçmamış olacak ki, her otobüse binişimizde ‘’ Böyle turlarda çok güzel dostluklar kurulur, ayrılırken hüzünlenenleri çok gördüm. Hatta başka turlarda beraber olmak için sözleşip bir araya gelmek isteyenler oldu. İnanıyorum ki bu grupta böyle olacak.’’
       Kime diyordu? Gece doğru dürüst uyuyamamışız, üstüne üstlük gün boyunca yürüyerek gezmek yüzünden suratlar normalin bin kat üstünde asık, kapkara, sinirlilik baş gösteriyordu. Kimsenin kimseyle konuşacak hali yoktu.  Yol boyunca otobüsün içinde herkes fotoğraf çekmekle meşguldü. Sağlı sollu otobüsün camlarına abanmışız ağaç kümelerini, evleri, köprüleri sahil kenarlarını,  yol boyunca ne gördüysek çekiyoruz.
        Kimimiz ayağa kalkıyor sağda oturuyorsa sol tarafın camından gördüğünü, solda oturuyorsa sağ tarafı çekmeye çalışıyorduk. Hepimiz de profesyonel çekimci gibiydik. Müziği de açtılar, kıvrak kemençe havaları çalıyor. Omuzlarım istemsiz iki üç kere oynadı sonra durdu.
        Nihayet akşam oldu. Kalacağımız otele geldik. Bir an önce odalarımıza çıkıp akşam yemeğine kadar duş alıp dinlenmeyi düşünüyordum. Bavullarımızı alıp katımıza çıkacakken bagajdan çıkmayan bir poşeti arıyorlardı 60 -65 yaşlarında ki emekli çift.
       Hanımı diyordu ki ‘’Eşyalarımız bu kadardı, başka bir şey yok.’’  Kocası tutturdu, ‘’Bir poşet daha olacaktı.’’ Bagajdan çıkan ağzı bağlanmış poşeti gösteriyorlar ‘’Bu poşet benim değil! ‘’ Şoför ve yardımcısı seferber oldular, acaba yanlışlıkla alan oldu mu? Poşeti diye,  hepimizin eşyalarını kontrol ettirdi. Yok yok…
        Şoför ‘’Beyefendi ne vardı poşetinizde?’’ diye sordu. ‘’Spor Ayakkabılarım,  xxx marka almıştım dağ taş gezerken giyeyim diye’’ Hanımı şaşırdı ‘’Ne zaman aldın? Ben görmedim’’  Kocası, ‘’Bir şey aldığım mı var kendime? Hiçbir şeyi reva görmezsiniz hep bana,  hep bana dersiniz.’’ Sinirli sinirli söyleniyordu. 
        Meğer torunlarından, çocuklarından ve hanımından saklı alıp kapının önüne koymuş giderken alıvermiş poşeti eline… Hanımı da gidiyoruz evde koku yapmasın diye kullanılmış tuvalet kâğıdı ile çöpleri bir poşette kapının önünden alıp çöpe atmış. Arabadaki poşetin sahibi çıkmayınca açtılar ki içinde buruşturulmuş tuvalet kâğıtları, çocuk bezleri, yemek artıkları… Hanım; ‘’ Aaa bizim çöpler’’ diye bağırınca olay anlaşıldı. Çöp diye gitmiş güzelim gıcır gıcır marka ayakkabılar.
       Karı koca ağız tartışmasını sürdüredursunlar, herkes odalarına çıktılar bile. Hiç kimsenin olanları düşünecek hali yoktu.
       Akşam yemeği denilen saatteydi. Açık büfe.  Hemen herkes gelmiş,  duşlarını almış, kıyafetler akşam yemeği diye özel giyinilmiş olsa da yabancılık ve yorgunluk devam ediyordu. Yemekten sonra canlı müzik var dediler. Başka turların yolcuları geldi kalabalıklaştı iyice. Bizim yolcuların gözü odalarındaydı yatıp uyumak istiyorduk. Oynak havalar çalarken bir iki indik odamıza. Gel gör ki odamız yemek salonunun hemen alt katında. Bangır bangır Ankara’nın Bağları, Erik dalı, misket, bizim oda da çalıyor. Uyuyabilirsen uyu.
       Saat kaçtı bilmem? Uyumuşuz. Dinlenmişiz de... Sabah 6.30 da kahvaltıya indiğimizde herkes birbirini ‘’Günaydın’’ diye selamlıyordu. Yüzler tanıdık geliyordu artık. Ali Bey, (Dün ayakkabıları çöpe atılan, çöpü de Ordu’ya kadar gelen amcamız) dışında keyifler yerindeydi. Saniye Hanım, kendisinden saklı ayakkabı aldı diye kırgındı sanki. Grubumuzda ki isimleri de yavaş yavaş rehber imiz sayesinde öğreniyorduk. Rehberimiz herkese ismiyle hitap etmeye özen gösteriyordu.
       Avusturalya’dan gelen Nesrin Hanım, onunla birlikte tatile çıkan Nevin, Necla kız kardeşler, onların yetişkin kızları ile 10 yaşındaki kızını alıp tatile gelen Binnur Hanım,  Çiçeği burnunda yeni evli oldukları her hallerinden belli 4-5 çift, Norveçli kadınla evli 2 çocuklu Tahsin Bey, bekâr takılan Önder bey. Hiçbir şekilde adını öğrenemediğim sessiz kalan birkaç aile ile birlikte toplam 36 kişilik bir gruptuk.
       ‘’ Erken çıkmalıyız ki gezeceğimiz yerleri vaktinde görelim’’ diyen rehberin aceleci tavırlarıyla kahvaltıdan sonra oyalanmadan bindik otobüsümüze.  Giresun’a gidilecek. 15-20 km gittik gitmedik,  otobüste bir yaygara koptu. Kız kardeşlerden sarışın olanı, orta koltukta oturan Nevin Hanım, telaşla muavin düğmesine basıyor bir yandan da kızlara ‘’Benim bavulu aldınız değil mi? ’diye çırpınıyordu, olmadı kalktı yerinden şoförün yanına gitti. Otobüsü yana çekip durdu şoför. Ana yoldayız,  gelen geçen arabalar vızır vızır gidiyor. Otobüsü bozulmuş yolcular gibi hepimiz indik araçtan.
       Bagaj açıldı Nevin Hanımın bavulu arandı. Kızlar birbirine güvenip lobide duran bavulu almamışlar.  Geri dönmenim mümkünü yok. Otele telefon edildi bavulu bir taksiyle gönderilmesi istendi, artık bavul bekliyoruz.
       Etrafa bakıp fotoğraflar çekiyoruz, boy boy pozlar veriyoruz. Eşler bir araya gelip başkasından çekmesini rica ediyoruz. Böylelikle samimiyeti bir çıta daha yükseltiyoruz.  Yarım saatten fazla sürüyor taksinin gelmesi. Nevin Hanıma dondurma cezası uygulamak istiyoruz. ‘’Dondurma parasını taksiciye verdim ‘’ diye yan çiziyor. Nevin Hanımı artık herkes tanıyor, sempatik tavırlarıyla hoş bir kadım. Turumuz boyunca her iniş binişte, ‘’ Bavulunu aldın mı?’’ ‘’Bavulu unutma’ ’diye de yarı şaka yarı ciddi uyarılara maruz kalıyor.
       Hayran hayran bakınıyoruz gittiğimiz yerlere, yeşilin her tonu ruhumuzu gözümüzü dinlendiriyor. Dağların yamaçlarında tek tük evler… İlk önceleri oluru olmazı çektiğimiz fotoğrafların yanında bunlar şaheserdi.
       Bir yanımızda ekilmiş yemyeşil çay bahçeleri, fındık bahçeleri,  diğer yanımızda pusuya yatmış sakin Karadeniz sahilleri… Karadeniz’e höt desen hırçınlaşacak, kabaracak,  öfkelenecek. Bekliyor, biri bir şey dese de kabarsam…
       Rehberimizin açıklayıcı bilgileri doğrultusunda gidiyoruz. Sahilden uzaklaşarak orman dağlarına doğru ilerliyoruz. Dağ olduğunu yüksekliklerinden anlıyoruz yoksa hiç kaya taş görünmüyor buralarda. Zirvelerde evler, birbirinden metrelerce uzaklıkta. Islıkla anlaştıklarını söylüyor rehberimiz.
        Her yer yaz sıcağında kavrulurken, biz buralarda serin serin geziniyoruz. Öyle güzel havası var ki; nem yok, sıcaklık yok
        ‘’Yağmurluklarınızı alın yanınıza’’ dedi rehberimiz. ‘’Şimdi mola vereceğimiz yerde ıslanmayalım. ‘’ gerçekten de sisli bulutların ardından yağan yağmurla birlikte mola veriyoruz. Manzara burada da harika, yemek yediğimiz yer;  şırıl şırıl akan suların kenarında, ağaçlarla kaplanmış yamaçlar, 3-4 metre aşağıdan kayaları yalayıp giden, durup dururken bazı yerlerde köpüren sular. Hangisine bakacağımızı şaşırıyoruz. Ruhumuz dinleniyor, gönlümüz şenleniyor.
Yemeğimizi yerken bir karartı uçuyor gözümüzün önünden’’ Bu kadar büyük kuş olur mu?’’ Diyecektim ki; kuş değilmiş zaten, zipline keyfi. Yerden, dağın yüksek yamacına gerilmiş halatlarla kurulan düzenekle çağlayan derenin üzerinden geçiliyor. Gençler cambazlık yaparak heyecanlandırıyorlar. ‘’Ya koparsa ipi, ya düşerlerse? ‘’  meraklısı çokmuş, gişenin önünde bilet kuyruğu uzadıkça uzuyor.
        Genelde çocuk yaştaki gençlerin ilgi odağı. ’Daha horon oynayacağız, acele edin’’ diyen rehberimiz bizi toparlamaya çalışıyor. Geniş bir alanda yöresel kıyafetler içinde bir Karadenizli gencin, elinde süslenmiş tulumunun sesiyle toplanıyoruz. ‘’Herkes burada mı?’’  rehberimiz etrafımızda dört dönüyor, Ali beyin hanımının tiz sesi duyuluyor, ‘’Bu adam akıllanmayacak, Ali Bey zipline binecek sırada bekliyor. Rehber bey gidip getirir misiniz? Beni dinlemedi’’
       Bütün kafilenin gözleri ziplinenin başlangıç noktasına kaydı. Gerçektende Ali Bey, kemerlerini bağlamış uçmaya hazır bekliyor. Görevlinin bir hareketi ile yukarılara doğru kaymaya başladı. Nefeslerimizi tuttuk. Kocaman gövdesi ile beşik gibi sallanıyor.
       Sağ salim döndü geldi Ali Bey, daha öncede dere kıyısında fotoğraf çekinmek isterken suyun içindeki kayalıklara geçmek istedi. Tabii ayağı kaydı suya düşmüştü. Sudan sırılsıklam çıkarken kayan ayakkabısına söyleniyordu. Aklına hep çöpe giden spor ayakkabıları geliyordu mutlaka.
      Horon için halka olduk. Gelen turistlere bu tür gösterileri yapmaya alışık garson kızlardan birinin komutlarıyla tulum eşliğinde başladık oynamaya. Ben oynayamam yok, herkes oynayacak. Yağmur hep yağıyor. Islanmaya aldırmıyorduk. Yağan yağmur eşliğinde tam uyum olmasa da bağıra çağıra, omuzları titrete, kendimiz titreye ileri geri adımlarla horonu tamamladık.
       ‘’Bizim buralarda yağmur haftada iki kere yağar’’ dedi, mısır satan yerlisi, ‘’ Biri üç gün sürer, diğeri dört gün’’ diye devam etti.  Nerdeyse yere kadar ağmış bulutlara bakarak, yaz kış yağan yağmurun sırrını anlamaya çalıştık. ‘’Derenin böyle nazlı nazlı aktığına bakmayın, arada sel götürür buraları’’ dedi başka yerlisi. Tur otobüslerinin biri duruyor, öteki gidiyor. Öyle kalabalık. 
       Yolumuza devam ediyoruz yaylalara doğru, her yer su, her yer yeşil. Dağın zirvesinden akan gelin tülü,  Palovit Şelalesi, açılmış vadiden yerin metrelerce aşağısından çağlayan bir başka şelale… Aşağılara bakarken başı dönüyor insanın, yanına kadar inebilmek için merdiven yapmışlar. Yanları korunaklı olmasına rağmen yüreğimiz ağzımıza geliyor inerken. Bir de uyarı tabelası asmışlar ’’ Merdivenlerden 4 kişiden fazlası aynı anda inmesin’’ diye. Ama kimse ya görmüyor, ya da okuması yok. Uyarıya benden başka aldıran yok.  Yağmur mu ıslatıyor yoksa şelaleden sıçrayan sular mı? Yağmurluğumuza rağmen sırılsıklam olduk.
        Bol bol fotoğraf çekiniyoruz. Burada da tulum müziği eşliğinde sağa sola bakınıyoruz. Bakınırken bir tabela daha görünüyor. ‘’Dikkat tehlikeli bölge taş düşebilir!’’ taş düşebilecek kayanın yukarılarına kayıyor gözüm, küçük kaya, kocaman kayayı almış başının üstüne, yanında saçak saçak sarkan diğer kayalarla birlikte ‘’Düşerim ha!’’ diye gözümüze bakıyor. Ürküten bu görüntüde neye dikkat etmemiz gerektiğini anlamıyorum. Tabelayı tekrar okuyorum. ‘’DİKKAT TEHLİKELİ BÖLGE TAŞ DÜŞEBİLİR!’’ Ne yapacağız peki?
       Dinamit patlatılarak parçalanan kayayı gösterdi yolda giderken rehberimiz. Buralarda pek deprem olmaz ama bu kaya düşerken deprem etkisi yaratmış. Akan derenin yatağı değişmiş.  O kayaları görünce bu kadar ağaç bu taşların üzerinde nasıl büyüyor şaşırmamak elde değil. Bildiğin taşın üzerinde kök salıyor ağaçlar. Kayaların koparak düşmesi sonucu hayatını kaybedenler varmış. Buralar çok güzel olmasına karşılık bir o kadar da tehlikeli! Hayranlık korkuyla karışık, otobüsümüzün gelemediği bu virajlı yolları bindiğimiz minibüslerle terk ediyoruz.
       O kadar çok yayla var ki hepsini tek tek görmemiz mümkün değil. Belli başlı yerleri gezi programına almışlar. Gündüzleri geziyoruz, akşamları farklı otellerde konaklıyoruz. Tura katılanlarla daha samimiyiz artık. Çamlıhemşin Ayder yaylasındaki otelde yorganla yattık. Diğer otellerde sabaha kadar klimayı açarken, burada neredeyse üşüdük. Yöre halkına gelir kaynağı olmuş oteller, eski köy evlerinden restore edilerek hizmete açılmış. Çoğu ruhsatsızmış ve kimse bir şey yapamıyormuş. Gelen turistlerin çoğunluğunu Araplar oluşturuyor. Kapkara çarşafları içinde sadece gözleri görünen kadınları ile beraber sık sık fotoğraf çekiniyor onlarda. 
       Aynı gün Uzungöl’deyiz rehberimizin bize ayırdığı süre içinde gezdik yine hayran hayran bakındık. Lüks arabalar içinde Arap turistler gözümüze çarptı. Betonlaşan Uzungöl’ü ve bozulmaya başlayan doğallığını yadırgadık. Bize ayrılan sürenin sonunda rehberimizin aceleci tavırlarıyla bindik aracımıza. Zaman çok önemli bir dakika bile geç kalınmamalı. Gideceğimiz yere zamanında gidilmeli yoksa akşam yemeklerini kaçırabiliriz. Sürekli ‘’Haydi geç kalmayalım, çabuk olalım ‘’dedikçe süreyi aşıyorduk. 
       Artık kalacağımız otele doğru yola çıktık. Bize göre zaman kavramı yok, sabah oluyor kalkıyoruz, geziyoruz akşam oluyor yorulup yatıyoruz. Ne günlerden haberimiz vardı, ne saatlerden. Rehberimizin yörüngesinde dönüyorduk. ‘’Gidelim’’ diyor gidiyoruz, ‘’gelelim ‘’ diyor geliyoruz. ‘’Şurada yemek yiyeceğiz’’ diyor, ‘’burada bunu yiyelim’’ diyor,  dediklerini uyguluyorduk. Karalahana çorbası, mıhlama, karalahana sarması, mısır ekmeği gibi değişik yemeklerin tadına da baktık.
       Yorgunluk çöküyor otobüse biner binmez. Kaptanımız, sabah giderken Karadeniz havalarını açıyor, dönerken de Ankara oyun havalarını. İki el çırpma rehberin gayretleriyle bir oynama hepsi bu. Gözler kendiliğinden kapanıyor uyuma moduna geçiyor millet. Ankara oyun havaları da kendi kendine bitinceye kadar çalıyor. Kimsenin kapat demeye mecali yok.
       Epey geldik, birkaç köy geçtik ki; yan tarafımızda oturan yeni evli, sessiz çiftlerde kıpırdanmalar oldu. Bir şeyler arıyorlar. Koltuğun altına üstüne bakıyorlar. Kapalı genç kadın, çantasını karıştırıyor, üstteki raflardan bir şeyler indiriyorlar, geri koyuyorlar. Kıpır kıpır rahatsız oluyoruz.’’ Ne oldu?’’ diye soruyoruz. Hanımının telefonunu bulamıyorlar. ‘’Uzun gölde fotoğraf çekmiştim’’ diyor belli belirsiz genç kadın. Aranıyorlar yok yok… Bütün herkesin haberi oluyor telefonun kayıp oluşundan. Telefonu çaldırıyorlar, ses yok. Önlerinde oturan kuzeni ‘’Bir de ben arayayım ‘’diyor, arıyor. ‘’Telefonu biri açtı konuşmuyor’’diyor. Kuzeninin eşi de arıyor, ‘’Çalıyor cevap vermiyor’’En sonunda Uzungöl’de kaldığına kanaat getiriliyor. ‘’Orada çay içerken masada kaldı.’’ Ne yapacağız, ne edeceğiz’’ telaşı ile doğru kaptanın yanına gidiyorlar’’Telefon Uzun göl’de kalmış ‘’ aynı anda rehbere kayıyor gözlerim. Kafayı yiyecek adam, uzun ve derin nefes alarak yanaklarını şişirdi, değişik ağız hareketleriyle bıraktı nefesini. Kaptan alışkın böyle olaylara, hiç istifini bozmadan  ‘’Şimdi yolumuzun üstünde bir köye gireceğiz, orda inin, oradan Uzungöl dolmuşlarına binin gidin,  gelirken de üç aktarma ile kalacağımız otele gelin’’ Başka çareleri yoktu. Telefonu feda edemediler, en çok ta çekindikleri fotoğraflar için. Köyde durduk indirdik onları biz yola devam…
            Herkes telefonunu, fotoğraf makinesini cüzdanını çantasını kontrol etmeye yöneldi.  Kimsede uyku muyku kalmadı. Kuzeni ’Telefonu oradan biri aldı çalıyordu açtı konuşmadı’’, diğeri ‘’Yanımızda Araplar oturuyordu onlar almıştır’’ diye kendinden emin bir şekilde konuştu. İki koltuk arkada oturan Ali Beyin hanımı ‘’Sanki titreşimini duydum telefonun. Sessiz çalıyordu şurda bir yerde’ ’dedi. Bakıldı yok dendi.
        Trabzon’a gelmek üzereydik. Polisler durdurdu otobüsümüzü. Kimliklerimizi istediler, muavin topladı teslim etti polislere. ‘’Kimse arabadan inmesin ‘’ diyerek şoförümüzü, rehberimizi de alıp, yakında bulunan polis kulübesine girdiler.  Zannediyoruz ki kimliklerimizi kontrol edip yola devam ettirecekler. Bekliyoruz. Bir ara şoför geldi evraklarını topladı götürdü. Zaman geçiyor,  biz arabadan inemiyoruz da kapıları kapalı.
       Herkes birbirine kuşku ile bakmaya başladı. Aramızda aranan biri var. Kimlikler de gelmedi. Acaba terörist kim? Yoksa fetöcüler mi var?  Hiç konuşmayan çiftlere bakıyorum, onlar mı? Yoksa tek başına tura katılan bekâr genç mi? Saç sakal karışmış o olabilir. Teyzelere ve kızlarına bakıyorum. Hiçbir şeyden habersiz onlarda dışarı bakıyorlar.
Yoksa inen yeni evliler mi? Telefonu unuttuk bahanesiyle arabadan indiler, aramadan haberdar oldular da. Kuzenlerine bakıyorum. Eşi ile oturuyor onlarda meraklı bakıyorlar camdan dışarı. Ali Bey ve Eşi mi? Norveç’ten gelenler? Avustralya’dan gelenler? Casus mu yoksa bunlar? Uzun bekleyişten sonra geldi bizim kimlikler. Sonra şoförümüz, rehberimiz. Suratları beş karış bir şey soramıyoruz. Yola devam ediyoruz. Telefonu kaybolanları arıyor kuzeni buldunuz mu diye. Yüzüne bakıyoruz, alt dudağını büküyor başını yukarı kaldırıyor yok demeye getiriyor umutsuzca. 
       Nihayet otelimize geldik. Eşyalarımızı her zaman olduğu gibi gittiğimiz otele taşıyoruz. Üst bagajdakileri alt bagajdakileri ne varsa indiriyor, sabah tekrar koyuyoruz. Nedense kimse arabada bir şey bırakmak istemiyor. İnerken biri siyah poşetin içinde telefonu buluyor. Üst bagajda geriye doğru kaymış. Hepimiz çok seviniyoruz. Kuzeni hemen arıyor kuzenini. ‘’Bulduk telefonu diye’’ onlarda hâlâ Uzungöl’de telefon soruyorlarmış. Ali Beyin Hanımı ‘’Ben dedim size duydum diye’’ telefon sessizde olunca titreşiyormuş arabanın gürültüsü ile karışınca hiç fark edilmedi.
       Epey geciktikse de akşam yemeğine yetiştik. Hemen duş alıp çıktık yemeğe. Bugün daha fazla yorulduk nedense. Bize ayrılan masalarda buluştuk yine.    Her zamankinden farklı neşe içindeydik. Olura olmaza gülüyor, başımıza gelenleri anlatıp eğleniyorduk. Batum’a gidişimizi, kalabalık sıra kuyruğunda dakikalarca beklerken;  rehberimizin daha önce defalarca uyarmasına rağmen, küçük kızıyla yalnız gelen Binnur Hanıma çıkan zorluklar,  bu zorlukların internet aracılığı ile anında halledilmesi. Şansımızın yaver gitmesi; rehberimizin valizini sahipsiz sanarak polise bildirdiğimizi içinde bomba vardır diye korktuğumuzu, içinden rehberimizin kıyafetlerinin çıktığını görünce gülme krizine girdiğimizi. Rehberin bize çıkıştığını, her Batum’a girdiğinde valizini aynı yere koyduğunu bunu polislerinde bildiğini anlatıp anlatıp keyifleniyorduk.
Kısaca Batum’dan bahsedecek olursak; Batum’a girerken dikkatimi Sovyet komünizm döneminden kalma dışı teneke kaplı apartmanlar dikkatimi çekiyor. Rus yazarların romanlarında okuduğum tasvirler gözümün önüne geliyor. Batum’un diğer bir özelliği de dünyaca ünlü bazı meydanları bire bir taklit ederek aynısını yapmışlar. Chacha Kulesi  İzmir Saat Kulesi’nin aynısı!
 Batum’da şehrin ana meydanı, Avrupa Meydanı (Europe Square). Klasik büyük bir fıskiyeli havuzun olduğu Meydan’nın en önemli simgesi elinde altın koyun postu tutan Medea Heykeli. 
Piazza (İtalyanca’da meydan demek), belki de tüm Gürcistan’nın en güzel meydanlarıdan biri. Birebir İtalyan meydanlarından modellenmiş
.St. Nicholas Kilisesi:  Osmanlı Dönemi’nde burada yaşayan Rumlar padişaha hediye olarak sunmuşlar. Padişah da çanlarının asla çalınmaması kaydıyla kiliseye izin vermiş. Kilisenin yapımına 1865’de başlanmış ve çanları da 1878’de yerleştirilmiş. Rumlar söz verdikleri üzere çanları hiç çalmamışlar ta ki Osmanlı’nın Batum topraklarını kaybettiği güne kadar. İşte o gün çanlar Osmanlı için çalmış.
Ana sahil hattı boyunca uzanan 1884 tarihli 7 kmlik Batum Bulvarı, palmiyeli yolları, parkaları, heykelleri, çeşmeleri, cafe ve beach barlarıyla Batum’un canlı ve yaşayan hayat tarzını yansıtıyor.
           Ali & Nino Heykeli: Sahil bölgesinde, biri Müslüman diğeri Katolik Hristiyan olup kavuşamayan âşıkları anlatan sanatçı Tamar Kvesitadze imzalı 7 metrelik metalden dev heykel yerleştirmesi. Akşam olduğunda kırmızı ve mavi ışıklandırılan bedenler birbiri etrafında dönüyor ama asla birleşemiyorlar. Heykele İlham olan kaynak da, Kurban Said adlı kimliği kesin olmayan yazar tarafından 1937’de Viyana’da Almanca olarak yayınlanmış bir roman. Roman Müslüman bir Azeri genci olan Ali  ile Hristiyan Gürcü kızı Nino arasında yaşanan imkânsız aşkı konu ediniyor.
 Geldiğimiz otelde gece geç saatlere kadar eğleniyoruz. Ankara havaları yine çalıyor. Biz döktürüyoruz. Kim ne marifeti varsa ortaya koyuyor. ‘’Sabah altı da hareket edeceğiz’’ diyor rehberimiz, ‘’İsterseniz sabaha kadar oynayın’’ deyip yatmaya gidiyor. Şoförümüz çoktan yatmıştır. Biraz sohbet biraz muhabbet derken; telefonu kaybolanlar perişan bir şekilde geldiler. Hayatlarından bezmiş gibi halleri vardı. Balayına çıkmışlarmış. Evlendiklerine mi pişman oldular yoksa tura katıldıklarına mı? Anlayamadım.
       Sabah Amasya’ya doğru yola çıkarken, herkes birbirinden telefonunun numarasını, facebook arkadaşlıklarını, watsaplarını istiyor, çektiği videoları ve fotoğrafları yollamak için alıyorlardı. Bir daha ki turda beraber olmak isteyenlerde vardı…
 
 
    
 
 
      
 
 

YORUMLAR

  • 0 Yorum