BAYRAMLAŞALIM...
Reklam
Mürşide AYHAN

Mürşide AYHAN

HAYATA DOKUNANLAR

BAYRAMLAŞALIM...

06 Ağustos 2019 - 11:25

Bizim milletimizin sevinme ölçüsüdür bayram... Millet olarak en çok bayramlarda sevindiğimizden bazı mutlu olaylara ‘’Bayram sevinci yaşadık ‘’ veya milli şampiyonluklarda ‘’ Bayram sevinci yaşattılar’’ deriz Acaba gerçek bayramlarda bu sevinçleri yaşayabiliyor muyuz?

 

Çocuklar gibi sevinmek vardır birde. Çocuklar eşittir sevinmek, sevinmek eşittir bayram... Çocuklar ve Bayramlar.

 

Bence, Bayramların güzelliğini, coşkusunu en çok çocukluklar yaşar. Öyle ki; kime sorarsan ‘’Bayram ‘’ diye hemen çocukluğundaki bayramları anlatır, o bayramlara özlem duyduğunu dile getirir. Özellikle büyük şehirlerde yaşayanların, küçükken hissettikleri, sevinçleri, yıllar geçtikçe unutulmaya yüz tutan belki de artık hiç yaşayamadığı duyguya dönüşen bayramlar... Bunun sebebini büyümek olarak algılayanların yanı sıra, günlük koşturmaca içerisinde sadece nefes almaya yarayan kısa tatiller olarak görenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. 

 

Bayramlar sevinç içinde yaşanmalı. Hz. Ebu Bekir, kızı Âişe validemizin evine gidince, iki cariyenin tef çalıp oynadığını gördü. Bu iki cariye Ensar-ı Kiram’ın kahramanlıklarını övüyor, onlara destansı şiirler söylüyorlardı. Hz. Ebu Bekir, Rasûlullah’ın (s.a.s.) evinde böyle şey yapılmasının uygun olmayacağını bildirerek, onların susmalarını istedi. Peygamber Efendimiz, Hz. Ebu Bekir’e: ’’Onlara mani olma! Her kavmin bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır. Bayram, sevinç günleridir.’’ diye buyurdular. Bu Hadis-i Şerif’i Buharî nakletmiştir.

 

Neydi bizim o çocukluğumuzdaki bayram telaşları? ‘’Bayram gelecek ‘’ diye bayramdan bayrama alınan yeni kıyafetin, bir çift ayakkabının mutluluğu… Bayrama kadar başucunda sabırla giyeceği günü bekleyen çocukların heyecanı… Şimdi ki çocukları mutlu etmek çok zor, her zaman istedikleri alındığından, sevinçsiz, doyumsuz çocuklar yetiştirdiğimizin farkında bile değiliz çoğu zaman. 

 

‘’ Akrabalık bağlarını kesmekten sakının’’ diyerek sıla-i rahimim önemini pekiştirmek için her bayram olmasa da arada bir, bayramı memleketimizde geçirirdik. Arife gününden yollara düşerdik. O zamanlar en yegâne taşıtımız trendi. Afyon Ali Çetinkaya Tren Garı; mutluluğumuzun, kavuşmamızın, bayramımızın başlama noktası... 

 

Babaannemizin evine gidinceye kadar içimde uçuşan kelebeklerin kanatları beni de uçuruyordu. Eminim kardeşlerimde benim gibiydiler. Uçuyorduk sevincimizden…


Çoğu zaman habersiz gitmişizdir ‘’Geliyoruz’’ demeden. O zaman her evde telefon yoktu. Mektupla haberleşirdik. Büyüklerin haberi olunca gözleri yollarda kalıyor, her an kapıya bakıyorlar. O yüzden pek haber vermezdik geleceğimizi. Yarı umutlu, yarı umutsuz beklerdi babaannemiz.

 

Kavuşma anında duygularla birlikte babaannemizin gözyaşları sel olurdu. Amcamın, küçükannemin sevinçleri, sevincimize karışır, uyu uyuyabilirsen. ( Amca, babamızdan büyükse hanıma büyükanne, amca babamızdan küçükse, hanımına küçükanne deriz. Afyon’a özgü bir sıfat sanırım. Başka yerlerde hiç duymadım. )

 

Bayram namazına gidenler gelinceye kadar eğer Ramazan bayramı ise kahvaltı hazırlanır. Kurban bayramı ise kurban kesilinceye kadar beklenir, kurbanın ciğeri kavrularak kahvaltı yapılırdı. Bayram namazından sonra kabirleri ziyaret eden, geçmişlerinin bayramını kutlayan babam, amcam, erkek kardeşim geldiğinde Kurban kesme işine girerlerdi hemen. Bu arada onlar gelmeden kurbanlıkları sevme imkânımız olurdu. Babaannemizin evinin arka bahçesinde bazen iki bazen üç kurbanlık koyunlara yem ve su vermek biz çocuklar için büyük keyifti. Yediğimiz etlerin az önce beslediğimiz kurbanlar olduğunun farkına varmazdık bile.

 

Çocukların ‘’Bayramlıklarımızı ne zaman giyeceğiz?’’ sorusu daha yataktan kalkar kalmaz sorulur, büyüklerin kurban kesme telaşları arasında bir an önce giyinmek için can atılırdı. Nihayet bayramlıklarımızı giyer, evdekilerin övgüleri arasında mutlu bir şekilde evdeki herkesle bayramlaşır, ilk harçlıklarımızı alırdık. 
 

Evlenip ayrı evde oturan çocuklar, gelinler, torunlar toplanıp bayramın birinci günü kahvaltıya mutlaka baba evine, dede evine giderlerdi. Bu gelenek hâlâ devam ediyor.


Evdekiler kurbanla uğraşadursun, kahvaltıdan sonra biz çocuklar soluğu sokakta alırdık.

 

 Mahalleliler kendi çabaları ile salıncak kurarlardı tahtadan. İki kişi ile ayakta sallanılan salıncağa çocuklar binemezdi. Genç kızlar, delikanlılar neşeli çığlıklarla neredeyse uçan salıncakta sallanırlardı. 

 

Harçlıklarımız, en yakın mahalle bakkalında nane şekere, balık şekere ya da bayrama özel getirilmiş oyuncaklara dönüşürdü. Erkek kardeşim; mantar tabancası, mantar alır diğer erkek çocuklarla yarışırdı adeta. Ortalık mantar tabancası sesi ile çınlardı. Patlayan balonlarda cabası. Mantarın kokusu, çıtır pıtırın kokusu burnuma bayram kokusu gibi gelirdi. 

 

Aşağı mahalledeki dönme dolap, tam bize göre. Yere yakın, beş, altı oturma yeri olan tahtalardan derme çatma, eğreti, bayram için kurulmuş eğlence yeri. Etrafında binmek için sıra bekleyen çocuklar… Bayram harçlıklarının bir kısmını burada harcanır. Binip birkaç kere dönmek bayramların olmazsa olmazı gibiydi. Dahası harçlığı biten çocuklara ‘’Ne getirirsen?’’ diyen dönme dolap sahibine, topladıkları odun parçaları ile evlerinden yumurta, toz şeker vb. getirenler de binebiliyordu. 

 

Kurban bayramında birinci gün, kurban kesenler kurbanları ile uğraşır, dağıtılacak etleri ayırır, gelen misafirlere ikram edilmek üzere kalan etler de kavrulurdu.

 

Kurban kesilip kavrulmadan önce dikkat edilmesi gereken noktalardan biri aldığınız kurbanı elinizden kaçırmamak olmalı. 

 

Bizim oğlan; Arife günü satın aldığı kurbanlığı apartmanın önüne bir yere bağlayarak su vermek amacıyla eve girince, koyun nasıl olduysa bağlı olduğu yerden kurtularak düşmüş yola. Elinde bir kova su ile gelen kardeşim bir de ne görsün, koyun boş tarlalara almış başını gidiyor, hem de boynundaki ipini sürüye sürüye uzaklarda görünen köye doğru.

 

 Bizde çocuklarla koyuna bakmaya indik aşağıya ne koyun var, ne kardeşim. Sağa sola bakınırken kardeşimin koştuğunu gördük, onun daha uzağında da koyunu. Koyun da koşuyor, kardeşim duruyor, koyun duruyor, yürüyor, koyun da yürüyor. Uydukent'te ki şimdi devlet hastanesinin ilerilerine doğru gözden kayboldular. Meraklı bekleyişimiz saatler sürdü. Artık kurbandan ümidi kestik. 

 

Nice sonra kan ter içinde, toza toprağa bulanmış kardeşim geldi, kurbanlık koyunda yanında. Nasıl yakaladığını sorduk? Yakalamamış. Yayılan koyun sürüsüne karışan kurbanımızı, sürünün çobanı ipinden tutup eline vermiş. 


 

Her yıl ipini koparıp, hoplaya zıplaya kaçıp giden; en çok da büyükbaş kurbanlıkları televizyonumuzdan izliyoruz. Peşinden koşturan sahipleri de ellerinde urganlarla yakalama çabası içinde görüyoruz.

 

 Dahası kurban keserken kendini yaralayan, hastanelik olan kurban sahipleri de haber konusu oluyor. Bu yüzden ikinci nokta yaralanmadan kesmek kurbanı... 

 

Yine kurban bayramında, yassı ezanından sonra kapımız yumruklarla çalınıyor. Misafir desek değil. Kapıyı açtığımızda çığlık sesleri ortalığı yıkıyor. Aynı zamanda hemşehrimiz olan babamla aynı iş yerinde çalışan kiracılarını soruyor gelenler.'' Sizdeler mi?'' diye Dışarı çıkınca dumanla birlikte karşımızdaki dört katlı apartmanın alt katının mutfak penceresinden alevler dışarıya doğru duvarları yalıyor. Alt katın dışarıya açılan kapısı dâhil bütün pencereleri demirli. Babam toplanan kalabalığı yararak doğru kapılarına koşup kapının penceresini kırıyor demirlerini ayırıp içeri giriyor. Karanlıkta mutfağı buluyor ve yangını söndürüyor. Dışarı çıktığında alkışlarla bir kahraman gibi karşılanmıştı, yaralanmış eli kanıyordu.

 

Hemşehrimiz, hiç bir şeyden habersiz gece geç vakitte bayram ziyaretinden döndüğünde her yeri kapkara yanmış bir mutfak, duvarlarında karanlıkta elektrik anahtarı aramaktan kalmış babamın kanlı ellerinin izini görüyor. Hâlbuki günlerce bayram temizliği yapılmış, badana boya ile bayrama hazırlanılmıştı. Kurban etlerini kavururken unutup bayram ziyaretine gitmeleri az kalsın büyük bir faciaya yol açacaktı. Üçüncü nokta unutkanlıklara dikkat!

 

Yeni evli genç çift, belki de ilk kurbanlarını kesiyorlardı. Memleketlerinden ayrılar. Bayramın birinci günü kestikleri kurbanı buzdolaplarına yerleştirip anne babalarının bayramını kutlamak üzere memleketlerine yola çıktılar. Bayramdan sonra yıllık izinlerini kullanmak üzere tatile gidecekler. 

 

Bayram süresince akrabalarını, büyüklerini ziyaret ederek bayramlarını kutladılar. Daha sonra ver elini deniz, sahiller, kumlar, güneş derken iyice dinlendiler. Üç haftalık tatilden sonra büyük keyifle evlerini özleyerek döndüler. 

 

Daha kapıdan girer girmez bir koku bekliyordu onları. Kokunun nereden geldiğini anlamaya çalıştılar. Buzdolaplarını açar açmaz evi leş kokusu sardı bir anda. Dolaptaki çürümeye yüz tutmuş etleri hemen atsalar da dolabın sinen kokusunu bir türlü gideremediler. Sonunda dolabı da attılar, yenisini almak zorunda kaldılar. Günlerce evlerinden çıkmayan kötü koku da cabası. Bütün bunların nedeni tatile giderken tedbir olsun diye su vanalarını, elektrik şalterlerini kapatmaları. Buzdolabını hesaba katmadan kapatıp gitmeleri kendilerini zarara uğrattı. Dördüncü nokta buzdolaplarına dikkat!

 

(Bu kadar uyarıdan sonra çocukluğumuzdaki bayramlara dönelim. ) Genellikle bayramın ikinci günü büyüklere ziyaret vakti geldiğinde çocuklar sokaktan alınıp, yola çıkardık. Her zaman ilk ziyarete en büyük akrabadan başlanırdı. Yollar, bayramlıklarını giyinmiş, çocuklarla, tertemiz giyinmiş anne babalarla dolar taşardı. Ziyaretine gittiğimiz akrabaların evleri çoğu zaman misafir dolu olurdu. Üst üste gelen misafirler gönüllerin sığdığı küçük odalarda ağırlanırdı.

 

Ev baklavaları, tatlılar, yaprak sarmaları, kavrulmuş kurban etleri bayram ikramlarını oluştururdu. Kolonya, şeker mutlaka ikram edilirdi. Çocuklara önceden hazırlanmış mendiller, harçlıklar, balonlar verilerek sevindirilirdi.
Bayram oturmaları kısa tutulur, daha gidilecek çok yerler var diyerek kalkılırdı. Bazen de sohbet uzar da uzar. O zaman kahveler, çaylar ikramda yerini alırdı. ‘’Bayram bayram, o da geldi gidiyor, ömürler geçiyor ‘’ diye hayıflanmalar gidilen her evde sohbet konusu idi. ‘’Yılına kedersiz eriştirsin’’ duaları, ‘’El öpenlerin çok olsun’’ temennilerine karışırdı. Bayram boyunca, iadeyi ziyaretlerle gidilir gelinirdi. 

 

Gittiğimiz evlerde karşılaştığımız misafirler hep akrabalarımız olur, çoğu zaman, beraber bir başka büyüğü ziyarete giderdik. Düğün alayı gibi dolaşır, büyüklerin gönlünü alırdık. Yürüyerek gider gelirdik. Yollarda taşıt, trafik pek olmazdı. Bu ziyaretlerin saati zamanı yoktur. Günün her vaktinde gidilebilirdi. Yemek zamanı kime denk gelmişse hazırlanan sofrada yerimizi alırdık. 

 

O kadar şeker ve tatlıdan sonra çocuklar hâlâ gider bakkallardan ya da sokak satıcılarından şeker, pamuk helva satın alırdı. Bayramlıklarımızı kirletsek de, annemizden azar işitsek de mevsimi ise, külahlarda dondurmalar mutlaka yenirdi.

 

’Birbirinize kin tutmayın, birbirinizle hasetleşmeyin, birbirinizden sırt çevirmeyin. Ey Allahlın kulları! Kardeş olunuz bir Müslümanın din kardeşine küsüp üç günden fazla ayrı durması helal değildir. ‘’ Buyruğu doğrultusunda; bayramlar birbirine dargın olanların barışma günüdür. Hoşgörü zamanıdır. Yardımlaşma, yoksulu, öksüzü, yetimi sevindirme günüdür. Ellerimizi birleştirme, zorlukları aşma zamanıdır. 

 

Bayramlarda olsun sevdiklerimizi arayıp, ziyaret edelim. Gözü kapılarda kalan büyüklerimizi sevindirelim. Eski bayramlardaki gibi acı ve kederden uzak çocukça bayramlarımız olsun. Türkümüz bile ‘’Ver elini karlı dağlar aşalım BAYRAMLAŞALIM’’ diye çalar söyler.
Bayramınız kutlu olsun…

YORUMLAR

  • 1 Yorum