Tazlar Köyünden Borusan'a: Asım Kocabıyık / Mustafa ÖZEL
Reklam
Afyonkarahisar Yazıları

Afyonkarahisar Yazıları

Tazlar Köyünden Borusan'a: Asım Kocabıyık / Mustafa ÖZEL

24 Ekim 2018 - 10:58

Vehbi Koç, Sabri Ülker, Asım Kocabıyık, Turgut Özal ve Cemil Meriç. Bu beş ünlü şahsiyetin ortak noktası ne olabilir? İlk üçü Cumhuriyet Türkiye''sinin yetiştirdiği en büyük sanayici/işadamları. Turgut Özal bürokratlıktan başbakanlığa, oradan cumhurbaşkanlığına yükselen bir politik girişimci. Cemil Meriç ise Türkiye''nin son iki yüzyılda yetiştirdiği en büyük fikir adamlarından biri.

Bazılarını yakından tanıdığım bu kişilerin ortak noktası kısa boylu ve girişimci olmalarıydı. Kısa boy onlara Allah''ın (dilerseniz, doğanın!) ikramıydı, girişimcilik ise tarih ve toplumla yüzleşmelerinin. Kısa boy ile girişimcilik arasında bir bağlantı kurulabilir mi bilmiyorum. Napolyon ve Mustafa Kemal de kısa boyluydular. Yani sadece ekonomik, politik ve entelektüel girişimciler arasında değil; askeri girişimciler arasında da kısa boylular hemen ön plana çıkıyor.

Saydığım beş kişiden dördü hakkında daha önce çeşitli yazılar yazmıştım. Şimdi sıra Asım Kocabıyık''ta. Hayat hikâyesini bir kitapta toplayıp yayınlamış (Tazlar Köyünden Borusan''a, Doğan Kitap, 2004.) Bu vesileyle başarılı girişimcilere hatırlatmalıyım ki bu tür kitaplar kurdukları büyük şirketlerden daha önemlidir. Başarı ve başarısızlıklarını içinden çıktıkları toplumla samimiyetle paylaşmayanlar, tarih ve Tanrı huzurunda zor hesap verirler. Gelecek nesillerin onların ürünleri kadar anı ve fikirlerine de ihtiyacı vardır.

Asım Bey muhacir büyük dedenin muhacir torununun oğludur. Bu cümlemi okuduğunda çok şaşıracak ve muhtemelen "Hayır, ben muhacir değilim, Afyon''un Tazlar köyündenim!" diyecektir. Hayır, Asım Bey''in babası Molla Ahmet de, büyük dedesi Halil Ağa da iç muhaceret yaşadıkları için girişimci ruha sahiptiler. Genç Asım da bu mirası seçmeci bir eğitimle tamamlayabildiği için büyük bir işadamı olabildi.

Önce Kocabıyıkların göçmenliğini kanıtlayalım. Elimizdeki tek belge, Asım Bey''in hatıratı: "Ailemle ilgili bilgilerde ancak 1800 yılına kadar gidebildik. Afyon''a 25 km mesafedeki Küçükhöyük köyünde Halil, Ali ve Hüseyin adlı üç kardeş yaşıyormuş. Köyün ileri gelenlerinden olan bu kardeşlerin üçü de ağa lakaplıdır. En büyükleri olan 1802 doğumlu Halil Ağa, 1830 Ramazanında köy odasında iftardayken lades oynar. Kaybedenin eşi köy odasına gelecek ve orada bulunanlara kahve ikram edecektir."

Halil Ağa bahsi kaybeder fakat eşinin kahve ikram etmesini istemez. Çıkan kavgada münakaşa ettiği şahıs ölünce, üç kardeş "ailelerini ve köydeki her şeylerini bırakarak" köyü terk ederler. Böylece başlayan muhaceret, Halil Ağa''yı Tazlar köyüne sürükler. Orada evlenir ve yeni bir hayat kurar. Asım Bey''in babası Ahmet ile amcası Halil işte bu "Küçükhöyük köyüne 20 km mesafeli Tazlar köyünde" göçmen yaşayan Halil Ağa''nın torunlarıdır.

Baba Molla Ahmet Ağa 1914-22 arasında tam 8 yıl askerlik yapmış ve çiftçilikten ruhen kopmuştur. "Babam askerden dönünce, ''Ben çiftçilik yapmaktan hoşlanmıyorum. Bakkal dükkânı açacağım'' diyerek köyde küçük bir bakkal dükkânı açmış. Gazyağı, kibrit, tuz, şeker satmaya başlamış. Bir süre sonra, köylünün buğdayını öğütmek için bir taş değirmen kurmuş."

İnsan bir hayat tarzından kopmadan yenilikçi olamıyor. Düşünün, Tazlar köyünde "Ahır Dağı''ndan gelip derenin ağzındaki bir setin başında yirmi metreden aşağı dökülen çay" asırlardan beri boşa akmış da ilk defa Molla Ahmet "çayın altına bir dolap yerleştirmiş. Dönen dolabın çevirdiği iki taşla köylünün buğdayını öğütmeye başlamış." Bu düzenek Tazlar köyü için tam bir devrimdir. Tıpkı 80 yıl sonra Sivas''ın Güney köyünde yaşananlar gibi.

Hatırlarsınız, 18 Mart 2007''de "Anadolu gönüllü girişimci kaynıyor" başlıklı yazıda size Sivaslı Muammer''in hikâyesini anlatmıştım. Bu uyanık köylü çocuğu mektubunda şöyle diyordu: "Ben 20.12.1970 doğumlu Muammer Öztürk. 1992 yılında esnaflığa başladım. Köy bakkalım hâlâ devam ediyor. 2004 yılında un fabrikası yaptık. Halka değirmen olarak çalışıyoruz. Hasat döneminde civar köylerden geliyorlar; buğdaylarını una çeviriyoruz."

Askerde geçen sekiz yılın gözlerini dört açtığı Molla Ahmet gibi, Uyanık Muammer de bakkallıktan değirmenciliğe geçiyor. Tabii iki değirmen arasında, 80 yıllık zaman farkını yansıtan bir teknolojik üstünlük olmalı, değil mi? "Değirmen makinalarımızı Aksaray Çift Kartal Değirmen Makinaları Sanayii''nden sıfır, CE ve ISO onaylı, faturalı olarak aldık, kurduk, işletiyoruz. Yapmış olduğumuz hizmet ve undan yöre halkı memnun; birçok müşterimiz bize ''Ben ömrümde böyle un görmedim'' diyor. Tabii bunun sebeplerini ben biliyorum. Kısaca size öz olarak anlatacak olursam: 1. Buğday olarak ekmeklik değeri yüksek buğdayın yöre çiftçileri tarafından ekilmesi. 2. Makinalarımızın kuru temizleme ve yıkama arınmayı bol su ile yapması. 3. Buğdayı kırıp un yaparken ısınma olmayıp, buğdayın öz guluten ve renk kaybına uğramaması."

Molla Ahmet Ağa''yı değirmencilik de kesmemiş ve kumaşçılığa başlamış. "Uşak''tan üç beş top patiska, kaputbezi, pazen veya basma alıyor, civar köylere veya yörüklerin yaşadığı yaylalara giderek manifatura satıyordu. Önceleri bir hayvan alacak parası olmadığından manifatura toplarını sırtında taşıyordu. Sonra bir merkep ve nihayet bir at sahibi oldu. Zamanla işi geliştirdi. Manifaturayı Uşak''tan veresiye alıyor, parasını harman sonu tahsil etmek üzere köylüye veresiye satıyordu."

Beş yıl manifaturacılık yaptıktan sonra "şehre inmeye" ve Afyon''da iş yapmaya karar veriyor. Asım Kocabıyık burada bir yandan okula başlıyor, bir yandan babasının yanında iş öğreniyor. Yukarıda genç Asım''ın "seçmeci bir eğitim" anlayışına sahip olduğunu belirtmiştim. Bu ilk yazıyı bir hatıra ile noktalayalım. İstanbul''a gelince Ahmet Ağa, Büyük Postane karşısındaki Büyük Kınacıyan Hanı''nda iki odalı bir ofis kiralıyor. Gerisini Asım Bey''den dinleyelim:

"O handa yazıhane komşumuz Hasan Nüzhet Dalfes adında bir zat vardı. Bir gün asansör beklerken bana karne alıp almadığımı sordu. ''Notların nasıl?'' dedi. ''Hiç kırığım yok'' diye cevapladım. ''Yani hepsi 10 mu?'' dedi. ''Hayır efendim, beşten düşük notum, yani zayıfım yok'' dedim. O da ''Benim Galatasaray''da okuyan oğlum da karnesini aldı; 10''dan aşağı notu yok!'' dedi. Ben biraz mahcup olarak tebrik ettim... Adı geçen Mehmet Dalfes ile 1976 yılında (yaklaşık 40 yıl sonra) karşılaştım. Mühendisti. YTÜ''de öğretim üyesiydi. Gemlik''te yeni açılan boru fabrikamıza ait hisse senedinden satın alıp alamayacağını sormaya gelmişti. Ben de yüzde 8''ini büyük bayilerimize tahsis ettiğimizi, kendisine hisse senedi satamayacağımızı söyledim."

Halil Ağa, Molla Ahmet, Uyanık Muammer, Gassaraylı Mehmet derken, Asım Bey''e henüz gelemedik. Eh, büyük madenleri yahut büyük uygarlıkların kalıntılarını kazarken önce çevreyi bir güzel elden geçirmek gerekiyor. Haftaya asıl serüvende buluşmak dileğiyle.

 

MUSTAFA ÖZEL

01 Şubat 2009 / Yeni Şafak

YORUMLAR

  • 0 Yorum