YEMEĞİN TIKINMAYA, SEVİŞMENİN DÜZÜŞMEYE DÖNDÜĞÜ BİR ÇAĞDA YAŞIYORUZ




Bilge dediğin hem fırlama olur, hem de puşt!? diyen Ahmet İnam yazı dizimizin ikinci bölümüyle devam edelim…
 

– Keman çalabilecekken tembellik edip çalmıyorsan, çok ayıp ediyorsun.

İnsanlık adına en büyük ayıp, olabileceği kadar olamamak, yapabileceği kadar yapamamaktır. Ben bundan daha büyük ahlaksızlık bilmiyorum. ‘Adam iyi bir adam da, tembel’ diyorlar. Tembel diye bir söz bilmiyorum. Bence tembeller ahlaksızdır, kötümserler de ahlaksızdır. ‘Dünya batıyor, bittik, mahvolduk Türkiye’nin sonu yok, Avrupa bizi almayacak, yarın zelzele olacak, İstanbul yıkılacak, kıyamet kopacak’ gibi…

Hayata hep böyle kötümser tabloyla bakmanın ahlaksız olan yanı nedir biliyor musunuz? Olabileceğimizi olmamaktır, bu topluma verebileceğimizi verememektir. Olumlu anlamda yetenekleriniz, potansiyeliniz neyse onları gerçekleştirmemektir.

– Memlekette feci şekilde kokuşmuş bir şeyler var.

Şimdi tabi bu lafı bin beş yüz sene önce Platon da söylüyormuş, beş yüz sene önce Hamlet de söylüyordu, otuz yıldır da ben söylüyorum. Hayatımız kokuşuyor, güzel bir söz değil ama böyle. İnsanların seyrettiği televizyon dizileri kötü, okuduğu kitaplar kötü, ama benim şikayetim bunların kötü olduğunu söyleyen insanlardan.

Sürekli şikayet edene ‘entel’ diyoruz. Ne kadar çok şikayet ederseniz o kadar entelektüel oluyorsunuz. Oysa entelektüel mutlu bir adamdır, burada mutlu demek memnun anlamında değil. Mutludur, yaşanan çirkinlikleri görür, fakat bunları kabul etmez. Çirkinlikleri nasıl düzeltebileceğini düşünür, yolunu yordamını bulur.

Kokuşmuşluk önce kendimizle olan ilişkimizde başlıyor. Kendimizi çok fazla değerli gördüğümüzü sanmıyorum. İşin beteri kendimizi adam yerine de koymuyoruz. Yemek yemiyor artık çağımız insanı. Tıkınıyor… Yemeğin tıkınmaya, sevişmenin düzüşmeye döndüğü bir çağda yaşıyoruz. Bütün bunlar yozlaşmış bir hayatı gösteriyor, çünkü ortada zevk yok. Zevkin hançerlendiği bir yaşam var.

Hançerden kurtulmanın yolu da hazların peşinden koşmak değil tabi. O da hayatımızı sürdürmek için, sabah sekiz akşam beş çalıştığımız işler kadar kokuşma belirtisi.

– Serseri olmak çok daha iyi bence!

Eğlenmek için yaptığımız şeyler de otomatikleşiyor. Çünkü şu film seyredilecek deniliyor, herkes o filmi seyrediyor; şu yazar okunacak diye emir geliyor, herkes o yazara çullanıyor. Fakat herkes o yazardan ne anlıyor? Madem ki farklıyız, herkes o farkı yaşamalı. Ama fark da bize giydirilen bir şeye dönüşüyor. Beymen?den giyinince farklı oluyorsun. Kendimizden kaynaklanmıyor. Yani diplomalar, nasıl yaşayacağımız, her şey bize dışarıdan giydiriliyor. Ama kim giydiriyor derseniz, kimse giydirmiyor aslında, birbirimize giydiriyoruz. Böyle olunca yaşama sevinci kayboluyor. Bu çok büyük bir tehlike.

Başarılı olsan, başarının hiçbir ölçütü olmadığı için, nerede duracağını bilemiyorsun ve başarı dangalağı oluyorsun. Sürekli önüne havuç konmuş eşek gibi koş Allah koş. İşkolik oluyorsun. Başarısız olsan, geride durmaya tahammül edemiyorsun. O yüzden başarı ve başarısızlığın dışında bir hayatı seçmiş olabilirsin; yani serseri olmak çok daha iyidir bence. Başarısızlık ve büyük beklentiler bir aradaysa, o zaman anti-depresancı oluyorsunuz.

Bunların dışında üçüncü bir yaşamın peşindeyseniz, yaratıcı olmak zorundasınız. Yani dünyaya posta atmış, egemen değerlerin dışında bir insan olmak gerekir. Dünyaya posta atabilmeniz için de önce kendi değerlerinizin olması gerekir.

– Pısırık ve güvensiz insanların bu kokuşmuşluktan çıkma şansı yok.

Mutsuz ve sinirliysen bol bol sigara içersin ve kısa bir süre sonra ölürsün. Mutsuzluk uzun sürmez. Trafikte kavga edersin, bir araba sopa yersin. Sevgilinle sevişemezsin, iktidarsız olursun. Onun için rahat olmak lazım. On derste rahat olma kitapları şimdi çok satıyor. Orada yazanların tam tersini yaparsan belki biraz rahatlarsın.

– Hıyardan delikanlı olmaz!

Şöyle zannediliyor; delikanlı yaşam biçimi diye bir yaşam biçimi var. Hayır, “delikanlılık” bir tavırdır. Mesela delikanlı adammış savaşa gitti şehit oldu, verdiği sözde durdu, delikanlı adammış hiç taviz vermedi denir. Delikanlı deyince biraz kaba saba insan anlaşılıyor. Bunun delikanlılıkla ilgisi yok. İnsan çok ince olarak da mücadeleci ve kavgacı olabilir. İnce olarak delikanlı olmak, mesele bu. Kabadayı olmak bir marifet değil.

Delikanlılık için cahil, kaba, kendini bilmez -ki ben onlara kitaplarımda biraz argo olacak ama ‘hıyar’ adını vermişimdir- hıyardan devrimci de olmaz, psikiyatrist de. Hıyardan delikanlı olmaz, hıyar incelmemiş yontulmamış kaba insan. Ve maalesef çağımız bu kaba insanı işadamı, başarılı siyasetçi, ‘tuttuğunu koparan aslan gibi delikanlı’ diye nitelemektedir.

Hani o eski Yunan Kültürü’nde Aristoteles’in, Platon’un söz ettiği dört büyük erdem vardı ya, işte o erdemler delikanlılıkta da var. “Cesaret, ölçülü olmak, adil olmak ve hikmet sahibi” olmak. Bence delikanlılıkta bu dört erdem bulunur. Oysa biraz önce değindiğim gibi, bu sözcüğün kötü kullanımları da vardır: Kaprisli, ne yaptığını bilmez oradan oraya savrulan… İnsanı geliştirmeyen, inceltmeyen, düzeltmeyen, toplumda hoş olmayan davranışlara da delikanlılık denilebiliyor.

Acar; yani hiçbir zaman kokuşmayan, tembelliğe izin vermeyen, yerinde durmayan, zıpkın gibi, ateşli, arayan, coşkulu demek. İşte delikanlılık böyle bir var oluş durumudur. Bakın, ben delikanlılığı bir ruh hali olarak ya da sosyal boyutuyla Marx Weber gibi bir sosyolojik tip olarak görmüyorum. Delikanlılık felsefe açısından bir varoluş tarzıdır.

– Ne yiyeceğiz ne içeceğiz, hangi vitaminleri almak lazım?

Benim dişlerime bakabilirsiniz, röntgenimi çekebilirsiniz, bir sürü test yapabilirsiniz, ‘maşallah hiçbir şeyiniz yok, turp gibisiniz’ diyebilirsiniz. Ama bu testleriniz, benim noeziyatrik açıdan, yani “anlam sağlığı” açısından sağlıklı olduğumu gösteremeyebilir. Nice anlam sağlığı bozuk, ‘turp gibi insan’ etrafta dolaşıyor.

Bizim insanımız ilginç insandır, aslında muhterem insandır ve dünyaya kıymetini duyuramadığımız insandır ama tuhaflıkları da vardır. Her şeyin pragmatik çözümü olduğunu düşünür. Pragmacı kültürden geliyoruz biz. Çoğunun öyle laf dinleyecek sabrı yok. Her şeyin basit bir formülü olması gerek diye düşünür. Gazete köşelerinde de ‘ne yiyeceğiz ne içeceğiz, hangi vitaminleri almak lazım’ sorusunun yanıtı bol bol yer alıyor.

Anlam sağlığı en azından dört bileşeni içeren bir bileşke kavramdır. Bunlar; beden sağlığı, duygu sağılığı, düşünsel sağlık ve insanlarla ilişkilerimizi içeren, çevremizle ilgili çevresel sağlık diyebileceğimiz bir sağlığı da içine alıyor.

Anlam sağlığımızın bozukluğundan dolayı çok acı çekiyoruz. Sanıyoruz ki bu çektiğimiz acılar hayatın karşımıza çıkardığı gerçeklerin doğurduğu acılardır. ‘Gerçek’ diye değiştirilemez, başka türlü olamaz bir varlığın olduğunu sanıyoruz. Ne ise hep öyle kalan ve onun da ne olduğunu ustalar, üstatlar, köşe yazarları, din alimleri, psikologlar, psikiyatristler, filozoflar, ukalalar vb.’nin bildiği, bir gerçek.

Ben başlıyorum kurmaya ve anlam dünyamı buna göre düzenlemeye. Fakat yaptığım işin anlamlarla ilgili olduğunun farkında değilim. Psikologlar da böyle anlatmıyor. Anlam sağlığının yaşanabilmesi bilinç düzeyi ile ilgili bir şey. Sorunumun anlamlarla ilişkimden kaynaklandığını fark etmem gerekiyor.

– İnsanın en büyük tutkusu, kendine insan olduğunu kanıtlaması.

İnsan doğanın verdikleriyle yetinemeyen bir varlık. Doğa insanı eksik bırakmış. İnsan kaplumbağanın sağlam kabuğuna, bir aslanın pençelerine sahip değil… Birçok hayvan türünde olduğu gibi doğar doğmaz yürümeye başlamıyor, uzun yıllar bakılması gerekiyor. İnsan bedeniyle aklı arasında problemleri olan, doğanın vermediğini de isteyebilen, tutkuları olan, aklının sınırlarının doğa tarafından belirlenmediği bir varlık.

Dolayısıyla insanın bu kadar olmayışı insanı insan kılan çok temel bir özellik. İnsan, bu kadar olmadığını anlayan ve bu kadarlığını aşmaya çalışan bir hayvandır diyebiliriz (Nitekim Aristoteles, “insan akıllı bir hayvandır” demişti). İnsan bunu sanat, teknoloji, bilim ve felsefe alanlarında yapıyor. İnsan sürekli kendini aşmaya çalışan ve umutlarının peşinde koşan bir varlık olarak görünüyor. Bu da geçmişten devraldığıyla yetinmemesini sağlıyor ve hakikaten her çağda insan farklı yüzleriyle görünüyor.

Dostoyevski ‘Yeraltından Notlar’da, ‘İnsanın en büyük tutkusu kendine insan olduğunu kanıtlamaktır’ diyor. Çağımızda da insan zaman zaman hayatın bu kadar olduğuna inanmaya başlıyor. Teknolojinin getirdiği konformizm içinde kendini güvencede bulduğu ortamlarla yetinmeye kalkıyor. İşte o zaman büyük kokuşma meydana geliyor. Ve içindeki enerji buna isyan ettiği için mutsuz oluyor; savaşlar çıkıyor, sahip olduğu değerler bozulmaya başlıyor, nihilizmin tamamen içine giriyor ve kötü bir dünya oluşturarak mutsuz bir yaşam bataklığında çırpınıp duruyor.

Sevdim ben Ahmet İnam’ı diyorsanız: ?Bilge dediğin hem fırlama olur, hem de puşt!?
Bir sonraki yazıyla da bitiriyoruz bu yazı dizimizi.


Tunç Kılıç'ın Fikir Atölyesi'ndeki makalesi...