BEN BUNU KOLUMA TAKIP GEZEMEM...

Düğün haftasına girildi. Annesinin, doğduğundan beri hiç durmaksızın hazırladığı çeyizi asılalı on günü geçmişti. Düğün telaşı bütün yakın akrabalarını da sarmıştı. Her gün düğün evine geliniyor, el birliği ile hazırlanacak her şeyi neşe içinde yapıp oynayıp eğleniyorlardı.

BEN BUNU KOLUMA TAKIP GEZEMEM...

Düğün haftasına girildi. Annesinin, doğduğundan beri hiç durmaksızın hazırladığı çeyizi asılalı on günü geçmişti. Düğün telaşı bütün yakın akrabalarını da sarmıştı. Her gün düğün evine geliniyor, el birliği ile hazırlanacak her şeyi neşe içinde yapıp oynayıp eğleniyorlardı.

BEN BUNU KOLUMA TAKIP GEZEMEM...
28 Ocak 2019 - 14:28

ÇOCUK GELİNLER -12-

     Ben Bunu Koluma Takıp Gezemem…

     Düğün haftasına girildi. Annesinin, doğduğundan beri hiç durmaksızın hazırladığı çeyizi asılalı on günü geçmişti. Düğün telaşı bütün yakın akrabalarını da sarmıştı. Her gün düğün evine geliniyor, el birliği ile hazırlanacak her şeyi neşe içinde yapıp oynayıp eğleniyorlardı. Kız kapıdan çıkmadan eksikleri bitmez ya, eksikler bitmiyordu bir türlü İki katlı eski evlerinin, üst katında iki küçük oda ile büyük bir salon yer alıyordu. Gülsüm’ün çeyizleri bu büyük salonda asıydı. 

     Tahta basamaklı merdivenlerden çıkılınca, arada loş bir sofa ve sofaya açılan üç ahşap kapı. Salonun kapısı tam merdivenlerin karşısındaydı. Gelen misafirler bu oda da ağırlandığından, odanın üç tarafı, maket adı verilen yerden yüksekçe olan sedirle çevrelenmişti. Sedirin üzerinde Gülsüm’ün annesi Fadime Kadının çeyizinden kalma el işi örtüleri, minderleri, kök yastıkları, üzerinde örtülerle döşenmişti. Bu odaya pek girilmezdi. Süpürülür temizlenir, kapısı kapatılırdı. Çeyiz asılmadan önce duvarlarında, çerçevelenmiş, dualar, Kâbe’yi gösteren tablolar asılı iken şimdilik onlar kaldırılmış, yerine çeyiz asılmış.

     ‘’Çeyize bakmaya’’ diye, uzak yakın akrabalarla komşular akın ediyordu son haftalarda. Gelenler yakınlık derecelerine göre hediyelerini de getiriyor; ‘’Eksikleri neler?’’ diye sorup soruşturup alabileceklerini alarak yeni evleneceklere katkıda bulunmaya çalışıyorlardı. Gelenler bir yandan da çeyizinin çokluğunu, ağırlığını değerlendiriyorlardı nispet edercesine bazen hasetle, bazen gıpta ile…

     ‘’Anası uyumuş, kızı büyümüş’’ demesinler diye kız anaları, kızları doğar doğmaz ‘’Kız beşikte, çeyizi sandıkta’’ çeyiz telaşına düşerdi. Gülsüm’ün annesi de kızı doğduğu günden beri eline ne geçerse ‘’Kızıma çeyiz diyerek sandığa atıyordu.’’ Eğer anne marifetli ve özenen ise, kimsede olmayan dantel modelleri, ince çapa iple örülür, model bitinceye kadar kimselere gösterilmez saklanırdı. Dantel masa örtüleri, yatak örtüleri, oda takımları, işleme kanaviçeler, renk renk,  model model, yorgan çarşafları, yastıkları, oda takımları artık ne kadar yapabildiyse beşer onar takım. İğne oyalı yemeniler, iğne oyalı sehpa takımları, el işi ile işlenmiş seccadeler…

     Gülsüm’ün çeyizi de çoktur. Salon odasının dört duvarı örtülerle özel süsleme tekniği ile koca duvarlarda hiç boşluk kalmamacasına üst üste asılmıştır. Yerdeki çeyiz sandığı kapağı ağzına kadar açık içinde bembeyaz çarşafları, hamam takımları, örgü hırkaları yelekleri tıka basa doludur. Özel masalar tedarik edilmiş üstlerine işlenmiş bohçalarla kat kat konulmuş oğlan tarafına verilecek dürü hediyeleri ile donatılmıştı. Mutfak eşyaları, tas tencere, kap kacak, tabak, kaşık çatal vb. gibi kullanılacaklarda salonun bir başka köşesinde. Kısaca salon tıklım tıklım doludur. Gelen hediyelerde bir kenarda sergilenmekteydi.

     Gülsüm, evin en büyük çocuğu, en küçüğü yedi yaşında olan dört kardeşi daha vardır. İlk defa kız evlendirecekleri için ailesi hem çok acemi, hem de çok hevesliydi. Fadime Hanım kızı doğduğundan beri, ‘’Yanı kılıçlı, başı kuşlu gelene vereceğim ben kızımı’’ derdi. Tek istediği damadının asker olmasıydı. Oldum olası askerlerin üniformasına özenmiş, erkek çocuklarının asker olmalarını, kızlarının da askerle evlenmelerini istemiştir. Gülsüm’ü, bir teğmen isteyinceye kadar ‘’Kızım küçük’’ derdi. Güzel Gülsüm, birden gelişip boy atınca dünürlerde kapıyı aşındırmaya başlamıştı. Kızlarını ilkokuldan sonra okutmamışlar, dikiş nakış öğrensin diye o zaman ki adıyla Akşam Sanat Okuluna göndermişlerdi. Burada öğrendikleri ile çeyiz yaptı kendine.

     Nişanlandığında on altı yaşında idi. Yaşıtlarına göre becerikli, her işin üsse sinden gelen bir kızdı. Nişanlısını görür görmez sevmişti. Nişanlısı da onu çok beğenmişti. Kalabalık sayılabilecek aileden kurtulup kendi yuvasında eşi ile mutlu hayat kuracaktı. En büyük özlemi de kahvaltılarında yumurtaları haşlayıp salt salt ekmeksiz iki yumurta yemekti. Babasının geliri ile ancak idare edebiliyorlardı. Evlenince en güzel yemekleri yapacak, annesini babasını davet edecek, onlara elleri ile hazırladığı zengin sofralar sunacaktı.

     Düğün haftası geldiğinde, artık gece gündüz misafir ağırlanıyor, kız arkadaşları ile bir yandan işlerini görüyor, bir yandan fırsat buldukça türküler söyleyip oynuyorlardı. Coşkulu ahenk geceleri sürüp gidiyordu.

     Yakınları, komşuları erkenden gelmeye başladılar. Mutfak, banyo, tuvaletin kilerin olduğu alt katta ki tek oda da toplanıyorlar, gelenlere ikram edilecek yemek, börek gibi yiyecekleri hazırlıyorlardı. O gün erişte kesmeye karar verdiler. Çokça kesilip, zamansız aç gelen misafirlere; hemen suyu kaynatıp salıvermek üzere hazırlanacak yemeğin hamurunu yoğurdular. Yere sofra bezleri açılıp, üzerlerine üç sofra koydular. Sofralar komşulardan istenmiş, daire şeklinde, yaklaşık 1,5 metre çapında özel yapılmış ayaklı tahtalardı.  Erişte kesmek için kadınlar bıçakları ile sofraların kenarlarına beşerli gruplar halinde oturdular.

     Gelin kız Gülsüm, güzelce giyinmiş, upuzun siyah saçlarını salıvermiş omuzlarından beline kadar, yüzüne de nişanda alınan makyaj malzemelerinden hafif rimel ve allıkla renk getirmiş, zaten güzeldi, bir içim su oluvermişti. Ayağında topuklu beyaz terlikle uzun olan boyu ile ahu ceylana dönmüştü. Girip çıkıp hizmet ediyordu. Annesi Fadime Hanım, gözleri dolu dolu kızını takip ediyordu. Evden kuş gibi uçacak ellerin olacaktı. İçi yanıyordu ama gideceği yeri düşününce kendi kendine teselli buluyordu. Tek ki mutlu olsun. Rahat etsin. Nasıl olsa evlenecek evden gidecekti.

     Erişte kesilirken maniler, türküler, şakalaşmalar sürüp gidiyordu. Ortalıkta çocuklarda koşturuyordu.  Yaşları beş ile yedi arasında değişen,  erişte kesmeye gelen komşuların çocuğu ile evin çocuğu, toplam beş çocuk, kesilip serilen eriştelerin içine girince kovalandılar. ‘’Gidin başka yerde oynayın’’ diye azarlanınca mızmızlanarak gürültülü bir şekilde kayboldular.

     Erişteler bitmek üzereydi. Yukarı kattan çığlıkla birlikte tepinme gürültüleri geldi. Çocuklar boğuşuyor sanıldı. Güzel Gülsüm bakmaya yukarı kata çıktı. Salon kapısı kapalı ve içeriden dumanlar çıkıyordu. Önce ne olduğunu anlamadı, salonun kapısını açmaya zorladı kapı açılmıyordu. Çocuk çığlıkları kulakları yırtıyordu. Çocukların kapının arkasında olduğunu anladı kapıyı açmaları için yalvardı. Kapıyı açmıyorlardı. Aşağı katta ki bütün kadınlar da yukarı çıktı. Feryat figan. Yanıyordu ev. Kapıya hep beraber yüklendiler zaten eski olan kapı kırılarak açıldı. İçeriden dumanla beraber alev bulutu yüzleri yaladı. Çocuklardan ikisi annelerinden korkarak yanan yere doğru kaçtılar. Diğer çocuklar dumanların arasından çıkarıldı. Gülsüm diğer çocukları kurtarmak için yangının içine koştu. Dumandan bir türlü bulamıyordu. Ateş asılı çeyizlere de sıçramış dört bir yandan rengârenk alevler çıkararak allı yeşilli yanıyordu. Gülsüm’ün de saçlarından, elbisesinin eteklerinden tutuşmuş, çocukları arıyordu. Çocukları bulduğunda Gülsüm hala yanıyordu.

          Yıllar gibi uzun süren kurtarma çalışmalarından sonra yangın söndürülmüş çocuklar ufak tefek yanıklarla kurtulmuştu. Tamamen yanan oda ve çeyizlerinin yanı sıra Gülsüm’ün yüzü, kolları, vücudu ileri derecede yanmıştı. Hastaneye kaldırıldığında kendinde değildi.

        Hastanede on gün kadar yattı. Yanıklar yüzünde ve kollarında iz bırakacaktı. Saçları yeniden uzardı ama yanık izlerini ömür boyu taşıyacaktı. Yattığı süre içinde nişanlısı bir kere ziyaretine gelmiş, durumunu görünce ‘’Ben bunu koluma takıp ta gezemem ‘’ diyerek, nişan yüzüğü ile beraber gönderilen hediyeler bir bohçaya konularak nişanı atmıştı.

     Gülsüm, evlilik hayalleri kurarken çocukların oyun için başlattıkları kibritten çıkan yangın sonucunda gitgide korkunç bir şekle bürünen yüzü ve vücuduyla ucube biri olup çıkmıştı. Gülsüm’le kimse evlenmek istemedi. Yüzüne bakmalara doyamazken, şimdi bakanın ürküp kaçtığı bir kız olmuştu.
 
 

YORUMLAR

  • 2 Yorum