BANA NE AMERİKA’DAN?
Reklam
Hakkı SEZEN

Hakkı SEZEN

ANALİTİK BAKIŞ

BANA NE AMERİKA’DAN?

29 Temmuz 2016 - 11:34

Artık şu bir gerçek ki; Erdoğan ve ekibi ABD tarafından istenmiyor. Niye istenmiyor; ABD’nin tutarsız politikalarına uyum sağlamadıkları için. Evet bunu bilerek tekrarlıyorum, ABD’nin tutarsız politikaları! Asıl tutarsız, istikrarsız politika güden, sözünde durmayan, sık sık politika değişikliği ile manevra yapan ve dostlarını harcayan, fütursuz, pervasız politikalar uygulayan Amerika’nın ta kendisidir. Bütün bunları kaba gücüne dayanarak dünyaya dayatan Amerika, bir gün sözün bittiği yer gibi kaba gücün de biteceği günü hesaplamıyor, dostunu düşmanını karıştırıyor.

Eskiden Türkiye’nin bir adı da “Küçük Amerika” idi. Nato ve Batı dayanışmasının dışında ABD ile derin bağlarımız vardı. Ortadoğu’da Müslümanlara karşı, hatta Avrupa ile ihtilaflarında bile ABD.nin ve İsrail’in yanında yer alırdık.

Erbakan Hoca’nın liderliğinde Milli Görüş Partileri bu görüntüyü değiştirdi. Kıbrıs çıkarması, 3 Mart teskeresinin reddi, “one minute” resti, Mısır’daki darbe karşısında Mısır halkının ve demokrasinin yanında yer alması ve buna benzer önemli politik kararlar, Türkiye’nin bağımsız bir ülke olduğunu, kendi şahsiyetine ve menfaatlerine uygun siyaset güdebileceğini dünyaya ilan etti. Erdoğan Amerika’da, dünyanın ve Amerikalıların gözünün içine bakarak “dünya beşten büyüktür” , “Ey ABD ve batı, iki yüzlü ve samimiyetsizsiniz, adil değilsiniz” dedi.

Hala “Küçük Amerika” yakıştırmasının prangasından kurtulamayan eski mandacı kafalar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ve yeni Türkiye’yi anlayamazlar. Seçim meydanında yenemedikleri Erdoğan ve partisini, eski ayak oyunlarıyla ve ABD’den alınacak bir sinerji ile yenebileceklerini zanneden muhalifler, ne yazık ki vatan sever bir tavır yerine, müstemlekeci tavırlar sergiliyorlar. Büyükelçi ve Konsolosların hiçte diplomatça olmayan davranış ve beyanları, vatandaşlarını Türkiye’den ayılmaları konusunda uyarmaları, Erdoğan’ın son ABD.ziyaretindeki Obama’nın beyanları, Suriye ve mülteciler konularına yaklaşımlarını son nahoşluklar olarak algılandı. Bunu fırsat bilen içimizdeki Fransızlar, iktidar sırasının kendilerine geldiğini zannederek,Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğunu bile unutup kendilerinden geçerek Ak Parti ve Erdoğan düşmanlığını pespayeleştirdiler.

             Netice ABD, Işid e karşı kara harekatına girin dedi, girmedik.

Güvenli bölge teklifimizi kabul etmedi. Mülteciler meselesi kangrene döndü, Avrupa’yı bile sarstı. Kürt kantonlarına karşı çıktık.

Esad ipin ucunu kaçırdı kanlı bir diktatöre dönüştü, Uluslararası koalisyon, ABD ve Batı ile birlikte Suriye’deki muhalifleri hep beraber destekledik. Arap baharından önce Esad yönetiminin köpek kadar değer vermediği, kimlik bile vermediği Kürtler, muhalif saflarında mücadele ediyor görüntüsü altında kendi değirmenlerine su taşıdılar, makul Kürt gruplarını sindirerek, öldürerek ve diğer Arap ve Türkmenleri kovarak etnik temizlik yaptılar. Hem ABD’ ile  hem Rusya’ ile hem de Esad’la işbirliği yaptılar, kantonları oluşturdular. Başından beri ve hala bu kantonlardaki memurların maaşı Esad tarafından ödenmektedir. Daha geçen ay bütün dünyanın gözü önünde utanmadan Cenevre toplantısına muhaliflerin safında katılmak ve işi sulandırmak istediler. Türkiye buna itiraz etti. Siz muhalif değil Esad tarafındasınız diye.  Cenevre’ye toplantıya katılmak ümidi ile gelen Salih Müslim, döndü gitti. Bu arada içimizdeki müzmin muhaliflerin, Ülkemizi hafifletmeye ve aşağılamaya çalıştıkları tavırlarını da unutmadık. Nitekim bir hafta geçmeden PYD ve Esad işbirliğini ilan ettiler. Peki kim haklı çıktı?

PKK’yı terör örgütü kabul edip, sonra onlara sahip çıkan Hollanda,Belçika, ve hatta tüm Avrupa mı tutarlı politika izliyor?

Suya tirit beyanatlarla Rusya’ya Kırım’ı hediye eden Ukrayna’yı gözden çıkaran ABD ve Avrupa mı başarılı?

İran politikası ortada. İki ileri bir geri politikalarla ortamı gerginleştirmekten ve bu arada kendilerinin bile uymadıkları ambargo hikayeleri ile komşularını ve bizi rahatsız etmekten başka ne işe yaradı?

Rıza Sarraf magazin haberleriyle ima edilen, Erdoğan ABD’nin sözde İran ambargosunu delmiş, büyük suç işlemiş! Kendileri her gün deliyor. Sadece ABD değil, tüm Batı için pek çok örneği var.  Ambargoyu delen Batılı şirketlerin isimlerini, haberlerini kaçırdı iseniz, İnternetten rahatça bulabilirsiniz. Saddam döneminde de deldiler, İrangate skandalı hala hafızalarda. Türkiye yaparsa suç oluyor. Peki bizim vatandaşlara ne oluyor?

Bunların üzerinden magazin haberleri ile İktidara saldırmak ve suçlamak yerine gerçekten Milliyetçi ve emperyalist karşıtlığında samimi iseniz, “bana ne Amerika’dan” diyebiliyor musunuz?

Obama’nın basın Özgürlüğü talebi işin jolibonudur. Tabii ki kamuoyuna, “biz senin Suriye politikanı, beslememiz PKK’ya karşı sertleşmeni, ülkeni güçlendirmeni, sıkı pazarlık etmeni istemiyoruz, bu yüzden sevmiyoruz” demeyecekti.

Peki kim tutarsız bu durumda?

Dış politika iç politikaya benzemez. Tekrar tekrar ifade ediyorum, her unsur sizin emrinizde değildir. Gizli açık her ülkenin çıkar çatışması vardır. Ebedi dostluk ebedi düşmanlık yoktur. Gün gelir düşmanınızla dost olursunuz, gün gelir dostunuzla düşman olursunuz. Olaylara anakronik yaklaşmak bizi aldatır. O nedenle dış politikada “konjonktür gereği” ifadesi sıkça kullanılır.

Zaman zaman BOP eş başkanı olmakla suçladıkları Erdoğan’ı, kendilerini yanılttığını ifade eden ABD ve Batılılarla birlikte suçlamak hangi kategoriye girer? Ön yargılarla ve klişe değerlendirmeleri temcit pilavı gibi tekrarlayarak, yöneticilerimizi kasarak, lütfen Ülkemizin manevra alanını daraltmayalım.

Bir de yazıyı uzatmadan şu soruyu sormak isterim. Böyle bir durumda empati yaparak, iktidara geldiğinizi düşünün ve mevcut uygulanan politikaların dışında, hamaset yapmadan gücümüzün ve birikimlerimizin realitesi ışığında, “ne yapabiliriz?” i tartışmaya cesaretiniz var mı?

Geçen gün bir televizyon kanalında, çok takdir ettiğim MHP’li bir temsilcinin, “Türkiye ve Erdoğan bundan başka bir politika güdemezdi” demesi çok doğru bir gerçeği ortaya çıkarmıştır. MHP’ Genel Başkanı Bahçeli ve üst yönetimi ne kadar sorumlu davranış içerisinde ise de, maalesef taşra teşkilatları aynı duyarlılıkta davranmıyor. İç politika ile dış politika uygulamalarını, Ülkemizin dışarıdaki itibarını düşünmeden birbirine karıştırıyorlar. Herkesin müşahede ettiği, MHP ve Bahçeli üzerinden gerçekleştirilmek istenen operasyonun, sınırların değiştirilmeye çalışıldığı, kartların yeniden karıldığı şu günlerde yeni oluşumlardan bağımsız olduğunu zannetmiyorum. Yani büyük projenin bir parçası.  Daha açıkçası, iyi bir satranç ustası olan Erdoğan ve “söz konusu olan vatansa, gerisi teferruattır” diyebilen ve sorumlu davranan Bahçeli, istenmemektedir. Bu tartışmaların özünde yatan sebep budur. Herkes bu fotoğrafı görmeli ve safını ona göre seçmelidir.

Hangi devlet ve iktidar kendisine silah çekmiş bir terör örgütünün etrafını çevirmesine göz yumabilirdi? PKK’nın kurduğu ve de yönettiği, adı ne olursa olsun bir PYD kantonları ile uzun Suriye sınırının çevrelenmesini ve kapatılmasını kabul eder? (CHP ve HDP den başka) Şunu söylemem çok iddialı olmaz, eğer Erdoğan ve Davutoğlu ekibi gevşek davranıp, “Suriye’den bize ne?” kolaycılığına yatıp, bu kantonlar birleşerek bir Kürt oldu bittisi yaşansaydı, bu cesaret ve şımarıklıkla belki bu gün Hatay’ın da, Diyarbakır’ın da kantolara dahil edilmesini isteyeceklerdi. Haritaya alıcı gözle bakıldığında ne dediğim kolayca anlaşılacaktır. “Yurtta sulh cihanda sulh” güzel bir slogan ama maalesef uluslararası arenada hiç bir realitesi yok.

ABD istiyor ki; her politikasının arkasında olalım, halkımızın meşhur deyimiyle “yat deyince yatalım, kalk deyince kalkalım”

ABD, pazarlık eden bir muhatap istememektedir. Elbette her kes kolay bir pazarlıkla istediğini almak ister. Kendi açısından haklı olabilir. Ama biz kendi açımızdan buna kolay bir teslimiyetçilik deriz ki; hiçte hoş değildir ve her zaman aleyhimize olur. Ülkemizin çıkarları ve selameti için çetin pazarlık yapan, ve istediğini koparan iktidarların kazandırdığı, bizim ülkemizin hanesine yazılacaktır. Bunu “at pazarlığı” veya “Kayserili pazarlığı” gibi ifadelerle hafifletmek ve hatta alaya almak, diplomasinin esasında sıkı bir pazarlık sanatı olduğunu bilmemektir.

Erdoğan karşılanmadı, Obama, Erdoğan’a şöyle dedi gibi magazin haberleri üzerinden tartışmak yerine, Rahmetli Erbakan’ın zamanında haykırdığı gibi “bana ne Amerika’dan?” diyebilmeliyiz.

Türkiye’de muhalif bir partinin mensubu olabilirsiniz. Elbette her partinin ve mensuplarının İktidar hayalleri ve projesi vardır. Buna saygı gösteririm. Türkiye içinde kuralına uygun ahlak ve adabı içerisinde her türlü muhalefeti de yapabilirsiniz. Ama yurtdışında Türkiye Cumhuriyetini temsil eden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın aşağılanmasını dilemek, zor durumda kalmış olmasını istemek, bence Türk Milliyetçiliğine ve hatta Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına yakışmaz, tarih affetmez. Her türlü oyunun döndüğü şu günlerde, iç ve dış tehdit altındaki ülkemizde, dışarıya karşı birlik ve beraberliğimizi korumak ve bu konuda hassas olmak zorundayız. Erdoğan’ı Davutoğlu’nu veya Ak Partiyi sevmeyebilirsiniz, ama ortak vatanımız Türkiye’yi sevmek zorundayız. Kabul edersiniz ki, hepimiz aynı gemideyiz ve Allah korusun bizim gidecek başka vatanımız yok! Lütfen feraset gösteriniz!

Tarih bir gün bunları yazar, doğru işler ve yanlışlar ortaya çıkar. Ancak geriye dönüp düzeltme imkanımız yoktur. Ömür kısa, hayat geçici. Aniden kendimizi, hangi niyetle, niçin ve kimin safında yer tuttuğumuzun hesabını verirken buluruz. Hesabını kolay verenlerden olmanızı dilerim. 

 

YORUMLAR

  • 0 Yorum