Reklam
Bugun...
Reklam
DUYARSIZMIŞ GİBİ TEPKİSİZ İZLİYORUZ


Dinçay DOĞAR yazıyor...
dincaydogar@gmail.com
 
 

Türkiye’de havalar ısındıkça haberler yavaşlar, kendini bırakır, olağanüstü bir durum yoksa leightlaşır.

Kışın ise havalar soğudukça haberler ısınır, hatta ülke gündemine yetişemezsiniz fokurdar.

 

Şimdi eski takvime göre karakışın başlangıcındayız ve şubatın sonuna kadar bu havalarda yaşayacağız.

Havalar soğudukça dikkat edin haberler/ülke gündemi yakıcı oluyor.

 

Ülkede hendekler kazılıyor. Parke taşlarından öz yönetime hazırlık adı altında barikatlar kuruluyor.

Havaalanları havan topları ile tanıştırılıyor.

AKP HDP’ye saldırıyor, HDP de AKP’ye… Anlaşamadıkları konu düne dair(açılım paketi), kendi aralarında ki pazarlıklarda gizli…

Sokağa çıkmanın yaşandığı ilçelerde teröristlerin yanı sıra birlikte bebekler dedeleri ile öldürüyor…

Görüntüler bir zamanların Lübnan, Afganistan, Irak görüntüleri…

Sokağa çıkma yasağının yaşandığı ilçelerden kaçanların halleri ise başka içler acısı…

Hükümet dâhil herkes birbirini ötekileştirici derecede tahrik ediyor, suçluyor…

MHP sürekli seçim kaybeden Bahçeli, tabanda oluşan, her geçen büyüyen genel başkan değişikliğine direniyor. Kaybetmenin gerekçesini açıklayacağına MHP’ye operasyonlar yapıldığını iddia ediyor.

CHP ise il kongreleri ile ülke gündeminden geride kalıyor.

 

Bu huzursuzluklar yetmiyor, çocuk yuvalarından işkence görüntüleri ve üvey anne mezalimleri ruh dünyamızda ayrı bir bomba olarak patlatılıyor.

 

Her geçen gün dozu artan bir huzursuzluğumuz var.

Türkiye büyük bir ülke.

Böyle büyük bir ülkede üzücü olayların olması da normal diyebilirsiniz ama bir ülkenin her gününde de huzur bozan bir haber olur mu?

Bir günde şöyle huzurlu geçen günü olmaz mı?

İnsanlar olaylardan sonra içinde yaşadıkları huzursuzluğa da tepkisiz kalmaya başladı.

 

Terör…

Kadın cinayetleri…

Bebelerin ölümü…

Geçim sıkıntısı… Sanki tüm bunlar bu ülkenin mukadderatıymış gibi her şeyi sindirilmeye zorlanan bir sessizlikte izliyoruz.

 

Bunun adı siyaset değil, siyasetsizlik.

Çünkü siyaset sorunları çözmek, asgari müştereklerde uzlaşmak için yapılır.

Şu andaki mevcut görüntü herkesin kendini diğerine dayatması.

Oyunun dışında kalanlar ise duyarsızmış gibi tepkisiz kalmaya özen gösteriyor.

 

12 Eylülleri yaşamış birisi olarak mecburen bu gidişat, gidişat değil diyoruz.

Bir yerden birşeyler kopacak ama nerden kopacak, nasıl kopacak, ne zaman kopacak kenardan duyarsızmış gibi tepkisiz izleyerek yaşıyoruz.

 

Nazım Hikmet, arkadaşı Vâlâ Nureddin’e hapishaneden yazdığı bir mektupta yaşamayı şöyle anlatıyor:

“Üç türlü yaşamak var: Birincisi, yaşadığının farkında olmazsın. Yani yaşadığını, yaşamak denen hadiseyi bütün azametiyle idrak etmeden yaşarsın. Yani, insanların büyük bir çoğunluğu gibi… İkincisi, nerede olursan ol, hangi şartlar içinde bulunursan bulun, yaşamak bir saadettir senin için. Düşünmek, okumak, sevmek, dövüşmek, görmek, işitmek, çalışmak, işkence etmek, nefret etmek, hâsılı bütün bu maddi ve manevi şeyler saadettir senin için. Yani bizatihi yaşamak denen şey ne güzeldir. Bunu her an ve her şart içinde idrak edersin. Üçüncüsü, yaşamak sadece bir vazifedir senin için. Bazen ölmek nasıl bir vazife olursa, yaşamak öyle bir vazifedir. Verilmiş bir sözü yerine getirmektir.

Benim için yaşamak denen hadise, ister hapiste olayım ister dışarda, ister sevgilimin eli elimde ay ışığını seyredeyim, ister hapishanedeki odamın tavanında yürüyen tahtakurusunu, yaşamak bir saadetti. Hatta sanırım, bizim Türk edebiyatında, ‘yaşamak ne güzel şey’ diyen ilk şair kulunuzdur.

Şimdi iş değişti. Yaşamak benim için sadece bir vazife oldu artık. İşte bundan dolayı da korkunç, kahrolası bir kuvvete ulaştım. Taşın, demirin, kuru tahtanın kuvveti… Hani cüzzamlıların bedenleri hassasiyetini kaybedermiş ya, onların burunlarını yaksan hissetmezlermiş. İşte benim de ruhum, yani şuurum, yani beynim ve cümle-i asabiyem o hale geldi. Artık ıstırap çekmeme imkân yok, fakat şahsen saadet duymama da imkân yok. Hayatımdan bu iki nesneyi attım. Tek kelime ile söylemek icap ederse, fert olarak mevcut değilim. Sevgi, şefkat, merhamet, güzelin karşısında hayranlık falan filan gibi şeyler benden uzak… Gayet kuvvetliyim. İnsafsız, haşin, acı bir kuvvet de değil. Çünkü bunlar da bir çeşit cümle-i asabiye işidir, hassasiyet meselesidir. Sadece kör bir kuvvet, tabiat kuvveti gibi bir şey…

Niye bu hale geldim? Zayıf bir insanken ne kadar bahtiyardım. Niçin bu bahtiyarlığı kaybettim? Niçin böyle kuvvetli bir insan oldum? Bunun sebebi bir değil, yığınla… Yazmaya değmez.

Yaşamak vazife haline gelince elden geldiği kadar uzun yaşamak icap ediyor.”

(Vâlâ Nureddin, Bu Dünyadan Nazım Geçti, Remzi Kitapevi, 1969, s.390-391)

 





YORUMLAR

Henüz Yorum Eklenmemiştir.Bu Haber'e ilk yorum yapan siz olun.

YORUM YAZ



YORUM YAZ

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

HABER ARA
ÇOK OKUNAN HABERLER
FOTO GALERİ
GÜNDEMDEN BAŞLIKLAR

SiZCE; Afyonkarahisar ilimizin yetiştirdiği en önemli siyasetçi ya da devlet adamı hangisi?..


YUKARI