PARANTEZ


Doç. Dr. Kamil GÜNGÖR AKADEMİK YORUM
gungor72@hotmail.com
 
 


 

Sevr... Osmanlıyı tarihe gömen anlaşma... Hikâyeyi biliyorsunuz. Osmanlı, yüz yılın ilk çeyreğinde bir oldu-bitti ile kocaman bir savaşın içerisine çekildi. Balkan Savaşlarıyla Avrupa’dan atılan Osmanlının Birinci Dünya Savaşı ile birlikte İslam dünyası üzerindeki misyonu da sona erdirildi. Yerine kurulan onca devletin hiç birisi onun misyonunu devam ettiremedi. En fazla da Türkiye Cumhuriyeti… Sömürgeciliğin şekil değiştirdiği bu dönem, müstemlekecilerin doğrudan işgaline dayanmıyordu. Kurulan yeni devlet ve devletçiklerle Müslüman dünya için yüz yıllık parantez açılmış, fetret dönemi başlamıştı. Artık İslam dünyası tek parça bir devlet olmadığı gibi, her bir parça diğerine düşman ve kendilerine mecbur edilmişti. Sömürgeciliğin bu yeni şekli İkinci Dünya Savaşından sonra kurulan iki kutuplu dünyanın oluşmasıyla perçinleşince, dünya soğuk savaşın gerginliği içerisinde 20. yüz yılı tamamladı neredeyse...

1990'larla birlikte Doğu Blokunun çökmesi, Müslüman dünyaya yeni bir fırsat verdi. Zira en azından tehditlerden birisi ortadan kalkmış denge bozulmuştu. Ancak diğeri bütün haşmetiyle ayakta idi. Üstelik soğuk savaşı da kazanarak daha da güçlenmişti. Öncelik soğuk savaş bakiyesi ülkeleri, özellikle de SSCB artığı ülkeleri dizayn etmekti. Bunu Avrupa Birliği vasıtasıyla önemli ölçüde başardılar. Sonra hareketlenmelerin başladığı 'Ortadoğu'ya gelmişti sıra... Diktatörler hem ihtiyarlamış hem de deşifre olmuştu. Üstelik yüz yılın başlangıcında olduğu gibi dünyanın, halkları da ikna edecek şekilde, yeniden dizayn edilmesi gerekiyordu. Ve Arap baharı başlatıldı.

Her ülkeye göre farklı bir model gerekliydi. Türkiye'de kendilerince 'ılımlı' gördükleri bir modeli uygun buldular. Ama 'yerli' ve 'milli' olan bu modelin potansiyel tehlike arzetmesi nedeniyle, kuyruğuna ipi kendilerinde olan bir örgütü takmayı da ihmal etmediler. Yerli ve milli olan 'konjonktürel' nedenlerle buna sesini çıkarmadı ya da çıkaramadı. Dizaynırlar geçiş döneminde yerli ve milli olanla stratejik nedenlerle işbirliği yapmayı uygun görmüşlerdi. Ne de olsa içerisine sızdırdıkları adamları vasıtasıyla istedikleri zaman ipini çekebilirlerdi.

Sabırla gece gündüz demeden çalışan, süreç içerisinde karar mekanizmalarında hâkimiyet sağlayan yerli ve milli unsurlar devlet yönetiminde de önemli deneyimler edinince, planlar öngörüldüğü gibi işlemedi. Bu arada işbirlikçiler de çok ciddi bir şekilde palazlanmışlardı. Artık devlet neredeyse onlardan soruluyor, onlarsız hiç bir adım atılamıyordu. Aslında yerli ve milli olanlar biraz geç de olsa olan bitenden haberdar olmuştu ama perde gerisindeki anlaşmazlığı şimdilik kamuoyu ile paylaşmayı uygun bulmuyordu. 'Suikast' anlamına gelebilecek eylemler bile kamufle edildi. Elbette onun da hesabının sorulacağı bir zaman gelecekti.

İşbirliklerin hesabı; ameliyatı tereyağından kıl çeker gibi bitirmek ve böylece bir yüz yıl daha sessizliğe gömmekti yerli ve milli olanları... Birkaç deneme başarısız olmuştu. Soft yöntemlerle sorunu çözemeyeceklerini anlayan işbirlikçiler bu işbirliklerini artık gizleme gereği de hissetmediler. Kimi zaman Türkiye'nin sırlarını ifşa ettiler, kimi zaman hukuk darbesi yapmak istediler, kimi zaman da içeride-dışarıda nice düşman varsa her biriyle ortak hareket etmekten çekinmediler. Hiçbirisi kar etmeyince, köşeye sıkışmış bir kedi misali 15 Temmuzda yıllardır profesyonel bir şekilde sakladıkları silahlarını çıkarttılar. Zira yüz yılın ilk çeyreğinde açılan parantezin neye mal olursa olsun kapanmaması, uzatılması gerekiyordu.

Bu son ve öldürücü hamle başarısız olunca, dizaynırlar 40 gün kendilerine gelemediler. Zira hiç hesabetmedikleri bir şey olmuş, adamları suçüstü enselenmişti. Üstelik bütün ilişkileri de deşifre olmuş, ya tutuklanmışlar ya da ülkeden kaçmak zorunda kalmışlardı. Oyun fena bir şekilde bozulmuştu. Tabii vazgeçecek değillerdi. Kendilerine gelince oyun kurucular yeni hamleler geliştirdi. Süreç içerisinde sürekli sayısı ve etkinliği artan terör örgütlerine yenileri eklenmiş, sayı birken beşe altıya çıkmıştı. Türkiye’ye dönük tahrikler fiili hale gelmiş her bahane ülkemiz aleyhine kullanılmıştır. Zira piyonun başarısız olması daha açık bir şekilde devreye girmelerini gerektirmişti.

İşte tam bu süreçte Cumhurbaşkanı aslında çok kritik bir açıklama yaptı. Özetle söylediği şu idi; 'ülkemiz yüz yılın başından bu tarafa en kritik mücadelesini veriyor. Eğer bu mücadelede birlik olmazsak gideceğimiz yer Sevr... Oysa biz Lozan'da kaybettiklerimizin acısını yaşıyoruz; bu yüzden seferberlik ilan ediyorum...' Öyle anlaşılıyor ki üstü örtülü yapılan savaşlar bir aşamada Türkiye'ye topyekün saldırıya dönüşme potansiyeli taşıyor. Bu yüzden her birimizden maksimum fedakârlık bekliyor. Türkiye'nin direnişi ve hedefi ise bu fetret dönemini ve farkına bile varamadığımız köleliği sona erdirip ülke ve milleti özgürleştirerek yüz yılın başında açılan bu parantezi kapatmak...

 



Tarih: 26.12.2016 11:48